| « | Aralık 2008 | |||||
|---|---|---|---|---|---|---|
| P | P | S | Ç | P | C | C |
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | |
| 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 |
| 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 |
| 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 |
| 28 | 29 | 30 | 31 | |||
Akdeniz İletişim
Akdeniz Üniversitesi
Antalya Gazeteciler Cemiyeti
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti
Türkiye Gazeteciler Sendikası
Çağdaş Gazeteciler Derneği
Bağımsız İletişim Ağı
Dördüncü Kuvvet Medya
Sinema Kulübü
Fotoğraf Kulübü
Ankara Ün. İletişim Fakültesi
Gazi Ün. İletişim Fakültesi
İstanbul Ün. İletişim Fakültesi
Ege Ün. İletişim Fakültesi
Doğu Akdeniz Ün. İletişim Fak.
12 Aralık 2007 Çarşamba günü İstanbul'da ödül töreni yapılan 19. Genç İletişimciler Yarışmasında Fakültemiz öğrencilerinden; Serkan Bakar, Ufuk Çimen, Şahin Kapar ve Erhan Çelikel'den oluşan ekip "Ulusoy 70. Yıl" isimli çalışmalarıyla Halkla İlişkiler Dalı Kurumsal İletişim Projesi kategorisinde 1.lik ödülü, Tülin Sepetçi "Tetra Pak Doğal Koruması Olmayanı Sizin için Korur" isimli çalışmasıyla Reklam Dalı Reklam Filmi Senaryosu kategorisinde 3.lük ödülü ve Serkan Değirmenci "Keyifli Alışverişler" isimli çalışmasıyla Yazılı Dal Haber kategorisinde 3.lük ödülü kazanmışlardır. Tüm arkadaşlarımızı kutluyor, emeği geçen hocalarına teşekkür ediyoruz. Ayrıca Fakültemiz bu yıl da yazılı dalda ödül aldığı için, Milliyet Gencim gazetesinin bir sayısının Fakültemiz öğrencileri tarafından çıkarılması hakkını elde etti. Bu çalışma için Akdeniz İletişim gazetesini çıkaran ekip görev alacak ve Ocak ayı sonunda çalışmalara başlayacak.
Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi gazeteci-yazar Mustafa Balbay 11 Aralık 2007 Salı günü Fakültemiz konferans salonunda öğrencilerimizle bir söyleşi gerçekleştirdi. "Medyada Güncel Gelişmeler" başlıklı söyleşiye "mesleğimi çok seviyorum, sizler de bu mesleğin eğitimini almakla çok şanslısınız" diyerek başlayan Balbay medyanın içinde bulunduğu duruma bakarak karasamsar olmamak gerektiğini söyledi. Gazeteciliğin ruhunun toplumla dirsek temasını kaybetmemekte yattığını söyleyen Balbay, son günlerde ortaya çıkan tablonun medya çalışanlarını zora soktuğunu ancak bunun dayanışma ile aşılabileceğini vurguladı. Söyleşi sonrasında kitaplarını imzalayan Balbay, Akdeniz Üniversitesi'nde bulunmanın kendisini bir kez daha umutlu olmanın gerekliliğine inandırdığını belirtti.
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve dekanı Prof.Dr. Korkmaz Alemdar Fakültemizde 6 Aralık 2007 günü "İletişim ve Tarih" başlıklı bir konferans verdi. Fakültemiz yeni konferans salonunda gerçekleşen konferansta Prof. Alemdar, iletişim tarih ilişkisinin önemini vurgulayarak "iletişim alanı iki temel kaynaktan beslenir, bunlar sosyoloji ve tarihtir. İletişim araştırmacıları ve öğrencileri bu iki alanı da iyi bilmek durumundadırlar" dedi. Prof. Alemdar iletişim tarihi çalışmalarının ülkemizde yeterince gelişmediğini, ancak bugünü anlamak, bugünün sorunlarına anlamlı bir şekilde bakabilmek için tarihin ayrıntılarıyla çalışılması gerektiğini söyledi. Kendisinin doktora tezinden itibaren tarihle ilgilendiğini ama çok zorluk çektiğini belirten Prof. Alemdar iletişim tarihi çalışacak genç araştırmacıların bugün daha şanslı olduğunu sözlerine ekledi.

Akdeniz Üniversitesi ile Gençlik Spor İl Müdürlüğü'nün ortaklaşa düzenlediği ''1. Cumhuriyet Kupası Yelken Yarışması''na 43 sporcu katıldı.
Optimist, laser ve yat kategorilerinde gerçekleşen yarışmalarda dereceye giren sporculara Kaleiçi Yat Limanı'nda düzenlenen törenle kupaları verildi.
Törene Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın, Gençlik Spor İl Müdürü Nadir Yapsakaloğlu ve vatandaşlar katıldı.
Yarının sinemacıları 44. Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan filmleri değerlendirdi.
“Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir.”
44.Altın Portakal Film Festivalinde geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da kısa film kategorisindeki jüri üyeleri, kısa filmle aslında çok da bağdaşmayan kişiler(Yönetmen Semir Aslanyürek'in başkanlığında, Ebru Ceylan, Cansel Elçin, Balçiçek Pamir ve Danny Lennon). Tabii ki jüri seçiminde, Türsak’ın Altın Portakal Film Festivali’ni magazinel boyuta taşıma ve sanattan koparma isteği de etkili.
Her şeyden önce şunu sormak gerekir; “jürideki isimler kısa film mantığından ve estetiğinden ne kadar haberdarlar?” Bu sorunun cevabını bulmak bu kadar zorken hiç ödül alamaz dediğiniz bir filmin ödül alması pek de şaşırtıcı olmuyor. 44. Altın Portakal Kısa Metrajlı Film ödülüne, Serhat Koca’nın “Hoş Geldin Bebek” adlı filmi layık görüldü. Ne kadar layık olduğu tartışma konusu… Bu tür filmlerin ödüllendirilişi, bizim hala Yeşilçam normlarından sıyrılamayışımızın bir göstergesi. Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir. Her şeyden önce kısa film, uzun filmin kısası değildir ve kendi içinde çok daha farklı bir anlatı yapısına sahiptir. “Hoş Geldin Bebek” son derece klişe öğelerle beslenmeye çalışmış bir zemindedir. Kısa filmi özelleştiren belki de en önemli detay özgünlük iken, ödüllü bir filmin bu vasfa sahip olmayışı da üzücü.
Festivalde toplam 17 kısa film yarıştı. Seçilen bu 17 filmin sadece 7’si, ortalama kısa film mantına uymaktadır. Bu 7 film içerisinde yer almayan ‘Kimsenin Evcili’ ve ‘Koyun Peşinde’ neredeyse video-art niteliğinde. Geriye kalan 8 film, tamamen klasik anlatı yapısıyla kurulmuş ve bolca dram eklenmiştir. Kısa metrajlı film yönetmeni Tan Tolga Demirci de bu sene festivalde filmi yarışan yönetmenler arasındaydı ve diyebilirim ki ödülü gerçek anlamda hak eden tek filmin yönetmeniydi. Tan Tolga Demirci; festivale katıldığı filmi “Felix und Scorpion”la Karl Marx’ın tamamlanmamış olan tek edebi eseri Felix und Scorpion üzerinden hareket etmiştir. Yine sürrealist bir tablo çizerek… Filmi, kısa bir süre sonra www.benimsinemalarım.com.tr adresinden izleyebilirsiniz. Bir üniversite öğrencisi olarak, kapitalizm eleştirisini sürreal çizgilerle böylesine hassas dengelerle kotarabilmiş bir filmi hepimizin görmesi gerektiği kanaatindeyim. Bana göre kaçırılmaması gereken filmler Felix und Scorpion (Tan Tolga Demirci), Omega Tilki (Melisa Önel), Kırmızı Mont (Deniz Buga), Pulpa (Ayşe Ünal) Yoldaki Kedi (Can Kılıcıoğlu).
Avrasya Film Festivali
Tuya’nın Evliliği
‘Dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor filmde.’
Film 2007 Berlin Film Festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Filmin yönetmeni Quanan Wang. Sanayi Devriminin başlaması insanoğlunu doğadan koparmaya başlamıştır. Gelişen teknolojiye babalık yapan erkekler ise dünyayı eskisine oranla daha fazla ataerkil bir düzene sokmuştur. 1940’larda elektriğin kullanımının yaygınlaşmasıyla doğadan daha fazla kopan ataerkil dünya, ‘ana’ hitabını verdikleri ve dişilleştirdikleri doğaya daha sert davranmaya başlamıştır. Filmin öyküsünde bu bilgi karşımıza kuruyan su kaynağı ile çıkıyor. Değişen iklim şartları yüzünden susuzluğa mahkûm kalan Tuya’nın bu durumu; ‘ekofeminizm’ açısından bakıldığında erkek baskısının dolaylı yoldan anlatılması bakımından iyi bir çağrışım modeli. Dişil olan ‘Doğa Ana’ ya hor davranan eril ‘Teknoloji’nin metaforik uzantısı bizim karşımıza; doğanın içinde yaşayan ve dişil olan ‘Tuya’ ile değişen iklim şartlarından dolayı eril olan ‘susuzluk’ imgelimi olarak çıkıyor. Tuya’nın ‘kadın’ olarak yaşadığı ‘erkek’ baskısı ise; susuzluktan dolayı yaşadığı, doğadan kopup şehre göçme zorunluluğudur.
Bater’in sakatlığı Tuya ile onları cinsel anlamda bir değiş-tokuşa zorlamıştır. Steplerin zor şartları Tuya’yı erkekleştirdikçe; evde çocuklara bakmak zorunda olan Bater’i de feminenleştirir. Kadınlığını unutan Tuya, gelen taliplerinin, ona sahip olma istekleri ile cinselliğini yeniden kazansa da, ona bu ‘iye’lik hali nasıl bir ‘öteki’ kimliği kazandırdığını göstermiştir. Bu açıdan incelendiğinde ise dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkar.
Film bariz bir şekilde Feminizm propagandası yapmıyor. Filmin sonunda Tuya kocasının bakımını üstlenen iyi bir eş bulsa da buna sevinmiyor. Yaptığı evliliğin ona savaşçı özelliğini kaybettirdiğini biliyor. Ve ilk kez ağlıyor. Böylelikle yönetmen de Tuya üzerinden ‘kadın’a bakış açısını ayaklarını yere basarak söylüyor.
Bandonun Ziyareti
Film, ele aldığı konu ve işlediği tema itibariyle dünya düzeninde yaşanan toplumsal sorunları irdelemeyi amaçlamıştır. Film, günümüzde halen kanların döküldüğü, barışın sağlanamadığı Ortadoğu’da yaşanan Arap ve İsrail çekişmesini, nedenleri ve sonuçlarından öte yüzeysel sebeplere dayanan bir kaos ortamı olarak göstermektedir. Müziğin evrenselliğinin kullanılması, Ortadoğu’da yaşanan olaylara karşı yerinde bir imge oluşturmaktadır. Müzik, insanlar ve toplumlar üzerinde her zaman için barışı simgelemiştir, her ne kadar geçmişte savaşın başladığının habercisi olarak müzik unsurları kullanılsa da. Yönetmen, müzik dilini kullanarak iki toplum arasındaki anlaşmazlığı gidermeye çalışmıştır.
Ortak ve anlaşılabilir bir dil olarak kullanıldığı için ana temanın iskeletini oluşturmaktadır müzik. Filmin en dikkat çekici metaforu, orkestranın ikinci adamının, restorana ilk geldikleri zaman kapının önünde herkesin suskun ve gergin olduğu bir anda klarnetini çalmaya başlaması ve İsrailli olan diğer karakterin bir anda ona kulak kesilmesiyle gülümsemesi ve ortamın yumuşamasıdır. Müziğin barışçıl yanının kullanılmak istendiğinin en belirgin kanıtı bu sekanstır. Yönetmenin, kendi ideolojik görüşünü film içinde yansıttığı sekans olarak, Dina’nın Tevfik’ten Arapça konuşmasını istemesi, Arapça’yı şiirsel ve melodik bulması, yan anlamda ise Araplara karşı duyduğu sempatiyi şiirsel bir akıcılığa benzetmesi müzik ile birleştirmesi ve onları sahiplenmesi gösterilebilir.
Shelter
Anna, Mara ve Anis adlı kahramanlarımızın ilişkisi feminist bir yaklaşımla değerlendirilmek istendiğinde de karşımıza ilginç doneler çıkaran bir hikaye sunar. Bilinen ve yaşanan dünya erkek dünyasıdır. Halbuki bizim filmde hakim taraf kadındır ve her ne kadar çocuk sayılabilecek yaşta da olsa yardıma muhtaç olan erkek, yani Anis’tir. Anis kadınların dünyasındadır. Anna’nın annesinin şirketin patronu rolünde olması da bu anlamda tesadüfle açıklanmayacak bir örnektir. Film bize bir yandan sınıf, ırk ne olursa olsun bazen önemli olamayabilir gibi bir durum sunuyorken gelişen olaylarla birlikte aslında bir nevi insan psikolojisine ve yaşadıklarıyla uğrayabileceği değişime işaret eder. Birbirimize ortak endişelerimizden ötürü ne kadar yakınlaşsak da aslında yine kendimizden ötürü yalnızız der bu dünyada…
Ulusal uzun metraj filmleri
‘İyi Seneler Londra’
Cannes Film Festivalinden ödülsüz dönen film burada da ödüle layık görülmedi. Bir üçleme olarak tasarlanan ‘İyi Seneler Londra’, yılbaşından önce Londra’ya konsere giden ünlü bir şarkıcının, arkadaşı tarafından emanet edilen bebeğinin ölmesiyle gelişen olayları anlatıyor. Birçok sahnede, gerek oyunculukta, gerekse kamera kullanımında teatral yapının abartısı göze çarpıyor. Filmin karakterlerinin, filmin sonunda ölmesi ya da bayılması (bütün oyuncuların yerde yatıyor oluşu) ve filmin öyle bitiyor olması, hikâyede boşlukların olduğunu görerek, bitmemişlik duygusuna kapılmanıza neden oluyor.
‘Saklı Yüzler’
Filmde zamansal anlamdaki atlamalar, kronolojik gitmeyen kurgu tekniği ile geniş bir zamana yayılmış öyküyü ustaca önümüze koyuyor. Filmin içindeki sahnelerin, bir parça filmin başında verilmesi, bu yılki filmlerde bir akım haline gelmiş neredeyse. Filmin konu olarak ele aldığı namus cinayetlerini belki bir duyarlılık göstermek için incelemiş, belki de bazı ‘ülke gerçekleri’ni bu yolla tekrar dile getirmek istemiş. Ancak şu var ki, Amca olan Ali’nin, Zühre’yi tekrar bulup öldürme isteği saplantıdan, hatta ‘töre uğruna’ olmaktan çıkmış, hastalıklı bir arzu haline gelmiş. Böyle olunca bu da töre denilen olgunun varlığını öykü içinde yadsıyıp, Ali’nin kişisel ve kişilik problemi olarak ortaya konmuş. Ayrıca filmin sonuna doğru Zühre’yi kurtarmaya gelişlerinin olduğu sahne; ‘acaba yetişecek mi, yetişmeyecek mi?’ dedirten kurgusu, filmi başarısızlığa ittiği gibi, gişe kaygısını da ifşa ediyor.
Türkiye’de üniversite okumanın zor şartları altında ezilen öğrenciler, Milli Eğitim Bakanlığının burslara yaptığı 10 YTL’lik artışın müjde olarak ifade edilmesine tepki gösterdiler. Öğrenciler, bunun bir müjde olarak duyurulmasının kendileriyle dalga geçmeyle eşdeğer olduğunu belirttiler.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in üniversite öğrencilerine her ay ödenen 150 YTL burs miktarının, 2008 yılı itibariyle 160 YTL'ye çıkarılacağını açıklamasının ardından birçok gazete ve dergilerde bunun müjde olarak duyurulması üniversite öğrencilerini kızdırdı. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencisi Cevat Aslan duygularını, “Sayın Hüseyin Çelik açıklamasında hükümetin eğitime büyük bir pay ayırdığını ifade ediyor. Burslarımıza 10 YTL gibi çok büyük (!) bir zam yapmışlar. Bunu da bize müjde olarak duyuruyorlar. Bu bizle resmen dalga geçmektir.” şeklinde ifade etti.
Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi 2. sınıf öğrencisi Hamza Selçuk da burslara yapılan 10 YTL’lik artışın hangi mantıkla müjde olarak duyurulduğunu anlamadığını söyledi. Selçuk “Burslara 10 YTL zam yapan mantığı ve bunu müjde olarak duyuranları anlamıyorum. Bu zammı yapanların Türkiye’de öğrenci olmanın ne zorluklarla geçtiğini bilmediğinden eminim” dedi.‘Memura yüzde 2 gibi bir artış yapan zihniyet için normal’
Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü Öğrencisi İbrahim Ramazan da yapılan bu artışa şaşırmadığını Türkiye’de memurla öğrencinin eşdeğer bir seviyede olduğunu ifade etti. Ramazan, “Hükümet memura yüzde 2 zam yapar; öğrenciye 10 YTL zam yapar bunu müjde olarak açıklar ama bizden aldığı vergiye zam yaptığında ne olacak canım der. Yani kaşıkla verir; kepçeyle alır. Ülkemizdeki her şey böyle işler. Anlayacağınız yapılan bu artışa tabi artış demek ne kadar doğru olmasa da şaşırmadım” şeklinde konuştu.
10 YTL’lik zamla ne
yapamazsınız
Merkezi Kafeteryadan haftalık yemek fişi alamazsınız.
Arkadaşlarınızla bir kafede vakit geçirip bir şeyler yiyemezsiniz
Orijinal bir kitap ya da DVD alamazsınız. Belki korsanını alabilirsiniz.
Sinemaya giderseniz; sadece bilet alır yanına bir şeyler alamazsınız.
Akdeniz Üniversitesi akademik ve idari personeli ile öğrencileri 10 Kasım Cumartesi günü Atasını saygı ve özlemle andı.
“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir” diyen, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybedişimizin üzerinden 69 yıl geçse de biz onu unutmadık, unutmayacağız. Onun yolunda ilerleyenler olarak Akdeniz Üniversitesi akademik ve idari personeli ile öğrencileri 10 Kasım Cumartesi günü Atasını saygı ve gözyaşları ile andı.
Anma töreni A.Ü Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Medikoğlu’nun, tüm üniversite birimleri adına Atatürk Anıtı’na çelenk bırakmasıyla başladı. Saat 09.05’de sirenlerin çalmaya başlaması ile birlikte bayraklar önce göndere çekildi, sonra da yarıya indirildi.
Törene katılanlar, saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı'nı okudu ve yanlarında getirdikleri karanfilleri göz yaşları eşliğinde Atatürk Anıtına bıraktı.
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından geleneksel olarak düzenlen “Tanışma Çayı Partisi” 9 Kasım 2007 Cuma günü gerçekleştirildi.
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından geleneksel olarak düzenlenen “Tanışma Çayı Partisi” 9 Kasım 2007 Cuma günü gerçekleştirildi. Sınav haftasına denk gelen parti, ders çalışmaktan bunalan öğrencilere ilaç gibi geldi.
İletişim fakültesine yeni kayıt yaptıran öğrenciler ile üst sınıflardaki öğrencilerin kaynaştırılmasının amaçlandığı partiye öğretim elamanları, yönetsel personel ve öğrenciler katıldı. İletişim Fakültesinin yeni binasında düzenlenen parti, Fakülte Temsilcisi Halil Özcan’ın yaptığı konuşmayla başladı.
Her yıl olduğu gibi tanışma çayı videosunun gösterimi partiye ayrı bir renk kattı.
Partiye katılan İleti- şim Fakültesi İkinci Sınıf Öğrencisi Ali Gökçe, partinin zamanının çok iyi ayarlandığını dile getirerek; “Bir haftadır sınavlardan bunaldık. Tüm günümüz ders çalışmakla geçiyor, sosyal anlamda bir şeyler yapamıyorduk. Bu parti sayesinde o yoğun ders çalışma temposuna ara verdik ve böylece rahatlamış olduk” dedi.
Genç, masum ve kimsesiz aşıklar, çevrelerini kuşatan hoşgörüsüzlük çemberi… Küçük, sevimli ve mütevazi bir Anadolu kasabası, Eskigediz. Aydın Sayman’ın 30 yıllık sinema deneyiminin son ürünü, ’Jan Jan’...

Aydın Sayman, toplumun gerçeklerini sinema diliyle anlatıyor bizlere. Son çektiği Jan Jan filminde mahalle baskısını yansıtıyor perdeye. Sayman, sinema sektörünün içinde olmasını, yaşamının sinemayla kesişmesini, tesadüflere ve şansına bağlıyor… Kendisi ile 30 yıllık sinema serüveni hakkında konuştuk.
Sinemayla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
7-8 yaşlarından beri deliler gibi film seyrediyorum. Ben, nüfus cüzdanı eskimiş olan bir insanım. Tabi bu yıllar 1963’lü yıllar falan. O yıllarda bir Anadolu şehrinde tek eğlence sinemaydı. Ben de bir Anadolu kentinde yaşıyordum. Bu benim için önce eğlence amaçlıydı çocukken. 14-15 yaşında bu benim amacım haline geldi. Gördüğüm bazı filmleri hiç unutamıyorum. Mesela bir Polonya filmi seyretmiştim. Malatya’ da bir Polonya filmi. 67 yılında nasıl seyrettin derseniz bir mucizeydi. “Firavun” idi filmin adı. Sinema başka bir şey dedim ondan sonra. Sonra usta sinemacıların filmlerini görünce, o zamana kadarki sinema sevgim, sinema bir sanattır, düşüncesine dönüştü. Ondan sonra da ömrümü sadece sinemaya adamak istedim. Çok tehlikelidir sinema.
Bir virüstür. Vücuda girdi mi bir daha çıkmak istemez.İşletme fakültesi mezunusunuz…
Evet işletme fakültesi mezunuyum fakat şunu da itiraf edeyim, o zaman sinema okulu yoktu. Ben iktisat okudum ama bir süre yazarlık yaptım, film eleştirmenliği yaptım. Sonra sinemacı dostlarımızla tanıştım. Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Şerif Gören gibi. Onlara derdimi söyledim. Ben yazmak değil, yapmak istiyorum diye. Böylece kahırlı bir yolculuğa çıkmış olduk.
Atıf Yılmaz, Şerif Gören, Zeki Ökten gibi önemli yönetmenlerin size katkısı ne olmuştur?
Hepsinin büyük katkıları oldu. Mektepli değil de alaylı oldum fakat zorunlu oldu. Fakat
iyi ki alaylı olmuşum. Yani hepsi bir gizli kahramandı. Çünkü gerçekten bu mesleği icra etmek Türkiye’ de fedakarlık ederek gelişti. Onun için hepsinden bir şeyler öğrendim.
Türkiye sinema emekçileri sendikasının kurucu üyelerindensiniz.
Biraz o konularda fazla faal biriyim. 30 yılımı doldurdum. Önümüzdeki sene jübilemi yapacağım. Her türlü sinema örgütünde aşağı yukarı hepsini demeyeyim ama yüzde ellisinde ya kurucu ya yönetici ya da organize ediciydim.
O dönemde bu örgütlenmeye gerek duyulmasının sebebi neydi? Bu örgütlenmenin sinemaya katkısı ne olmuştur?
Aslında tuhaf bir şey oldu. Türk sineması kendi bilinci içerisinde değildi. Sektör olmayı becerememişti. O zamanlar da yılda ikiyüz film yaptıkları zamanlar. Yani bu kadar film ile üretim yapılıyordu. Ama sinemayı yapanlar mesleklerinin hem bir sanat olduğuna hem de bu işin bir sektör olduğuna yeterince inanmış değillerdi. İnanmıyorlardı. Ve o düzen yani “Yeşilçam” denilen düzen çöktüğü zaman da örgütlü değillerdi. Örgütlü olsalar zaten çökmeyecekti. Biraz biçim değiştirecekti. Bir sarsıntı geçirse bile kendini gelişen koşullara uyduracaktı. O sırada film çoktu, ama bilinç yoktu. Battıktan bir süre sonra biz nasıl battık, niye battık diye düşünmeye başladılar. Ve örgütlenmeler başladı. Sendikal örgütlenmeler dışında diğer ör-
gütler zaten baştan beri zayıftı. Sektör günün birinde ne hale geleceğinin farkında değildi. Kendini korumayı bilmiyordu. Şimdi sinemamız yeniden gelişmeye başladı. Ve umarım bu kurumlar sinemamızın yeniden düşmesine engel olacak bir sektör bilinci yaratacak.
Film yönetmenleri derneğinin de üyesi olarak çalışmalarınız hakkında ne söylemek istersiniz?
Film yönetmenleri derneği yanılmıyorsam 1985 yılından beri var. Türkiye’deki hemen hemen tüm yönetmenleri barındıran bir dernek. Yönetmenlerin film çekebilmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Uzun süre yasal konularda mücadele verdik. Dernek olarak mevcut olan sinema yasasının çıkmasına katkılarımız oldu. Büyük emeğimiz geçti birçok arkadaşımızla beraber. Ben de onlardan biriyim. Böyle olduğu için de sevinçliyim. Sonuç olarak bir sürü genç insan, belgeselci, uzun metrajcı hiç fark etmez, elbirliğiyle çıkarttığımız yasayla biraz daha üretebilir hale geldiler.
Filmlerinizde toplumsal sorunlara yer veriyorsunuz genellikle, sinemanın toplumsal gerçekleri vurgulamasından yana mısınız?
Evet açıkçası öyle. Dünya görüşümden dolayı inancımın gereğini yapıyorum.
Yönetmen yardımcılığı yaptıktan sonra sinemaya gönül vermiş biri olarak neden reklam filmleri çekmeye başladınız?
Şöyle ki ben sinemaya büyük bir hevesle girdiğimde yıl 1975’ti. Zaten Türk sineması da 80’den sonra üretemez hale geldi. Özel televizyon kanallarının yayınlarına başlaması ve ekonomik sebepler yüzünden sinema seyircisi çok hızlı bir şekilde azaldı. Sinema toparlayamadı kendini. Tam film yapacağız derken birden ortada film kalmadı ve biz işsiz kaldık. Çalışamaz hale geldik. Ve ondan sonra reklam filmi vs. gibi işlerle hayatımızı sürdürebilmek için uğraştık. Açıkçası para kazanabilmek için.
Jan jan … Şu sıralar gündemde de olan bir konu. Ve hepimizin her yerde karşılaştığı bir sorun. Siz bu atmosferi daha çok Eskigediz’de yakalayacağınıza inandığınız için mi yoksa sadece doğal güzelliklerinden dolayı mı tercih ettiniz bu kasabayı?
Eskigediz olmasının bir nedeni yok aslında. Bu filmde 80’li yılları tam veremeyecek durumdaydık finans açısından. Eskigediz yansıtıyordu o dönemi doğasıyla. Mesela Almanya’yı asla yapamazdım. Hem finansal açıdan hem de Almanya’da beş senede bir araba değişir. O model araba bulamazdım. Senaryoyu zamansız yapmaya çalıştık. Zamanın da altı çok çizilsin istemedik açıkçası, halen yaşanan bir dram olduğunu düşünerek.
1953 yılında Malatya’da doğan Aydın Sayman İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde sinema yazarlığı yaptıktan sonra, tanınmış sinema yönetmenlerinin yanında asistan olarak çalıştı.
Gerçek Sinema dergisinin kurucu ve yazarlarından olan Sayman, 7. Sanat - Gösteri- Edebiyat 81 gibi dergilerde yazmaya devam etti.
Bu yazıları nedeniyle dönemin usta yönetmenleri, Yılmaz Güney ve Atıf Yılmaz’dan ayrı ayrı “asistanlık” önerileri aldı. Böylece Sayman’ın Yeşilçam’a adım atışı, Atıf Yılmaz’ın yanında asistanlıkla başladı. Gençliği film setlerinde geçti. Türk sinemasının darboğaza girdiği bir süreçte, o hep iyi filmler çekme umudunu korudu. Çünkü topluma söyleyecek sözü, iletecek mesajı vardı. Arada bir geçim kaygısıyla reklam filmleri çekse de, aklında hep film konuları vardı.
Sayman, "Güneşteki Leke" (1984) (Nebahat Çehre, Bulut Aras), "68'den 6 Mayıs'a" (1993-Belgesel), "Gelincik Tarlası" (1994) (Alev Baymur, Levent Ülgen), “Janjan” (2006) filmlerini yönetti. Ayrıca 100 civarında reklam ve tanıtım filmi, müzik klibi de üretti.
Sayman 23 yıllık sinema hayatını Altın Portakal, Ankara, İstanbul, Köyceğiz ve Alexandria Akdeniz Ülkeleri Film Festivallerinde aldığı birçok ödülle süsledi.
Akdeniz Üniversitesi öğrencileri, üniversite kafeteryasındaki yemek fiyatlarının pahalılığından yakınıyor. Öğrenciler, “Üniversite kafeteryasını mecbur kaldığımız için tercih ediyoruz” dedi.
Antalya’daki yaşam koşullarının pahalılığına, bir de üniversite kafeteryasının eklenmesi üniversite öğrencilerinin tepkilerine neden oldu. Öğrenciler merkezi kafeteryanın üniversite içerisinde bulunan özel sektöre ait kafelerdeki yemek fiyatlarıyla yarıştığını savundular.
Akdeniz Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü ikinci sınıf öğrencilerinden Murat Barış Bayram, “Merkezi kafeterya yemek fiyatları çok pahalı. Bu yemek fiyatlarını ayarlayanlar herhalde bizim öğrenci olduğumuzu unutuyor. Antalya’da bulunan esnaf ve ev sahiplerinin yaptığı gibi üniversite de öğrenci üzerinden para kazanmak mı istiyor” diyerek yemek fiyatlarının pahalılığı konusundaki tepkisini dile getirdi.
‘Mecbur kaldığım için merkezi kafeteryayı tercih ediyorum’
Türkiye’de üniversite okuyabilmenin getirdiği zor şartlar karşısında, çok düşük gelirle okumaya çalışan öğrenciler, mecbur kaldıkları için merkezi kafeteryayı tercih ettiklerini söyledi.
Öğle yemekleri için merkezi kafeteryayı tercih eden Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü ikinci sınıf öğrencilerinden Hasan Göktaş, “Üniversite içinde bulunan kafeler, fiyat olarak çok pahalı. Merkezi kafeterya onlara göre biraz daha ucuz, o yüzden burayı tercih ediyorum. Yani mecbur kaldığım için yemeklerimi burada yiyorum” dedi.
Fakülteler içerisinde bulunan kantinlerin de pahalı olduğunu belirten Göktaş, marketlerde 35 yeni kuruşa satılan ufak suyun kantinlerde 50 yeni kuruş olduğunu söyledi.
İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Öğrencisi Gülsün Kanbal, öğle yemeklerinde merkezi kafeteryaya gelmesinin sebebini “Üniversite içerisinde yemek yiyebileceğimiz alanlar kısıtlı ve çok pahalı. Bu yüzden maddi olanaklarım ancak buraya elveriyor. Ama yemek fiyatlarının pahalılığından dolayı yakında burada da yiyemeyeceğiz” şeklinde konuştu.
Akdeniz Üniversitesi, devlet üniversiteleri arasında birinci
Yemek fiyatlarının pahalılığıyla devlet üniversiteleri arasında ilk sırada yer alan Akdeniz Üniversitesi bu alanda özel üniversitelerle de yarışıyor.
Türkiye genelindeki bazı üniversite yemekhanelerinde
tek öğünlük ve haftalık yemek fiyatları şöyle:
Günlük Haftalık
Ankara Ünv. 1.50 ytl yok
Hacettepe Ünv. 1.75 ytl yok
Ege Ünv. 1.80 ytl 9.00 ytl
Yıldız Teknik Ünv. 2.50 ytl yok
Osmangazi Ünv. 2.50 ytl 20 günlük 20 ytl
Ortadoğu Teknik Ünv.2.50 ytl yok
Adnan Menderes Ünv. 3.00 ytl 7.00 ytl
Karadeniz Teknik Ünv.1.25 ytl 6.25 ytl
Akdeniz Ünv. 3.00 ytl 10 günlük 15 ytl
Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği, Akdeniz Üniversitesi Atatürk Konferans Salonu'nda ‘Nasıl Bir Yeni Anayasa’ konulu panel düzenledi. Panelistlerden Prof. Dr. Yavuz Atar, dinleyicilerin, konuşmasına müdahale etmesi nedeniyle salondan ayrılmak istedi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Korkut Kanadoğlu’nun başkanlığında gerçekleşen “Nasıl Bir Yeni Anayasa” konulu panele konuşmacı olarak anayasa hukuku profesörü Yavuz Atar ve Süheyl Batum katıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Batum, anayasa taslağının yanlışlarla dolu olduğunu belirterek, demokratik olmadığını savundu. Bu anayasanın Ak Parti’nin olduğunu ifade eden Batum, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dediğinin yapıldığını ileri sürdü.
‘Anayasa hazırlama konusunda güçlü bir geleneğe sahibiz’
Prof. Dr. Süheyl Batum, Türkiye’nin 1908 yılından beri anayasal belgeler hazırladığını ve anayasa hazırlama konusunda oldukça güçlü bir geleneğe sahip olduğunu ifade etti. Batum Türkiye'nin, savaş yıllarında bile sivil anayasa hazırlayabilen bir ülke olduğunu belirterek , yeni anayasanın ülkede biriken anayasal sorunlara yanıt verecek şekilde hazırlanması gerektiğini belirtti.
Batum, konuşmasında; Prof. Dr. Ergün Özbudun başkanlığındaki bilim kurulu tarafından hazırlanan anayasa taslağının AKP hükümetinin 5 yıllık iktidarı döneminde yaşadığı sorunları çözmeye yönelik olduğunu öne sürerek, şunları söyledi:
“Hükümetin görevlendirdiği 6 kişilik bilim kurulunun oluşturduğu taslakta Cumhurbaşkanı’nın yetkileri büyük ölçüde elinden alınmış ama yine de Cumhurbaşkanı’nı halka seçtiriyorlar. Yüksek Öğretim Kurulu’nun on bir üyesinden 6’sını Bakanlar Kurulu seçiyor. Anayasa Mahkemesi'nin on yedi üyesinden 8’ini hükümet seçiyor. Yürütmeyi denetlemekle görevli kurum olan Danıştay’ın üyelerinden 4’te 1'ini yürütme görevini üstlenen hükümet seçiyor.”
Batum, eleştirilerine yürürlükte olan anayasaya göre bir bakanın ya da başbakanın anayasayı referanduma götürme yetkisinin olmadığını söyleyerek devam etti.
Atar, ‘Bizi eleştirenler objektif davranmıyor’
Anayasa taslağını hazırlayanlar arasında bulunan anayasa hukuku profesörü Atar, asla anayasa yapılamayacağını söyleyenleri eleştirdi. Atar, şöyle konuştu: “1982 anayasasının ilk dört maddesinin kılına bile dokunamazsınız.” diyenler var. Ama 1992'de Batum'un da üyesi olduğu Teziç komisyonunun hazırladığı anayasa taslağında, ilk dört maddenin kılını bırakın tamamına dokunulmuş. Sadece değiştirilmezlik yasağı birinci maddeyle sınırlı tutulmuş. Teziç yapabilir, Özbudun komisyonu yapamaz. Neden, çünkü şimdi belli bir parti var iktidarda. Bu nasıl bir yaklaşım, böyle objektiflik olur mu? Doğu Perinçek bizi vatan hainliğiyle suçladı. Sağdan soldan ulusalcı birtakım kesimler bir araya geldi. 'Bunlar vatan hainidir' dediler. Soroz’dan para aldığımızı söylediler. Biz bilim adamıyız ve namusumuzla bu işi yapıyoruz. Bu şekilde ithamlar tamamen terbiyesizliktir. Bilim adamları bilimsel bir görüş ortaya koydu diye suç duyurusu yapıyorlar. Yapsınlar. Yemin ediyorum idam edilmeye razıyım. Yeter ki Türkiye'de demokratik bir anayasa yapılsın.”
Atar, salonu terk etmek istedi
Panelin sonunda konuşmaların ardından soru-yanıt bölümüne geçildi. Bu bölümde Batum’un sorulara verdiği yanıtlar, öğrenciler ve öğretim görevlileri tarafından yoğun alkış aldı.
Atar’ın sorulara yanıt verdiği esnada bazı öğretim üyelerinin kendisine müdahale etmesi üzerine, “Demokrasiden bahsedip, daha fazla demokrasi istiyorsunuz ama burada konuk olmama rağmen sorulara cevap vermeme izin vermiyorsunuz. Bu şekilde olursa buraya bir daha gelmem “ dedi.
Atar, panele katılan bazı dinleyicilerin “Gelme, istemiyoruz” şeklinde yanıt vermeleri ve Prof. Dr. Çetin Yetkin’in, “Öğrencilere yanlış şeyler anlatıyorsunuz.” biçiminde yaptığı eleştirilere sinirlenerek Yetkin’e “Ben konuşmamı bitirince siz doğrularını anlatırsınız.” şeklinde karşılık verdi. Ancak Yetkin’in eleştirilerinin sürmesi üzerine Atar, salondan ayrılmak için kapıya yöneldi. Meydana gelen gergin ortamdan dolayı bazı öğretim üyeleri ve öğrenciler, Atar’dan arkadaşları adına özür dileyerek konuşmasını sürdürmesini rica ettiler. Güçlükle ikna edilen Atar, salonu terk etmekten vazgeçti, ancak ortamın gerilmesi üzerine panel yöneticisi Korkut Kanadoğlu paneli bitirdi.
Tüm dünyada yirmi binin üzerinde insan tarafından ziyaret edilen ‘Korku Kaplı Tır’ bir şizofreni hastasının neler yaşadığını anlatıyor. Tır, tüm dünyada yirmi binin üzerinde insan tarafından ziyaret edildi.
Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından geliştirilen ve bir şizofreni hastasının günlük hayatından kesitler yaşatan ''Korku ile Kaplı Tır'', Antalya'da, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi bahçesinde ziyarete açıldı.
Tırı Türkiye’ye getiren Johnson & Johnson Türkiye Medikal Müdürü Dr. Koray Yıldız, dünyada sadece hekimlere yönelik kongrelerde kullanılan tırın, ilk kez Türkiye'de halkın ziyaretine açıldığını söyledi.
Yıldız, 8 ili kapsayan Türkiye turunda Antalya'nın 7. halka olduğunu, tırın son olarak 8 Kasım’da Ankara'da ziyaretine açılacağını ifade etti.
Yıldız, tır ile bir şizofreni hastasının neler yaşadığını, en küçük bir hareket veya göz temasının hastada nasıl bir tehdide dönüştüğünün anlatıldığını bildirdi.
Yıldız, “tırdaki benzetimlik sayesinde toplumun hastalarla empati kurması sağlanıyor. Tır, dünyada şu ana kadar 20 binin üzerinde insan tarafından ziyaret edildi. Türkiye'deki hedef, 2 bin 500 kişiye ulaşmak. Hemen hemen bu rakama yaklaştık'' dedi.
Basın toplantısına katılan Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu Temsilcisi Prof. Dr. Sunar Birsöz de şi-
zofreninin doğumdan itibaren var olan ve nedeni bilinmeyen bir beyin hastalığı olduğunu söyledi.
Hastalığın birey kadar aile ve toplum için de ciddi bir sorun olduğunu belirten Birsöz, hastalık belirtilerinin ilaçlarla büyük ölçüde kontrol altına alındığını bildirdi.
Birsöz, tedavide ilaçlar kadar toplumsal bilgilenmenin de önemine dikkati çekerek, ''Toplum bireylerinin bilgilenmesinin bu hastalığı saran ayıp, utanç duygusunun kaldırılmasında birinci derecede önemli olduğunu düşünüyoruz'' diye konuştu.
Tır’da ne var
''Korku ile Kaplı Tır''da, bir kamera ekibinin üç gün boyunca kalabalık bir caddede kayda aldığı film gösteriliyor.
Hiçbir oyuncunun rol almadığı, yoldan geçen bisikletliler, ambulans ve mağaza vitrini gibi görüntülerin yer aldığı filmden seçilen kareler, özel efektlerle destekleniyor.
Tek kişilik simülatörde şizofreni hastasının caddede bir fırına yaptığı kısa yolculuğun nasıl zorlu, ürkütücü bir hal aldığı hastanın gözünden anlatılıyor. Simülasyonda gösterilen görüntüye, ses ve titreşimler de eşlik ediyor.
Atabek: “Toplum varsa iletişim vardır”
Antalya Kent Müzesi Proje Hazırlık Merkezi, kentin farklı dönemlerini ve gündemini çeşitli açılardan ele almak ve bunu Antalyalıların gündemine taşımak amacıyla 3 Kasım 2007 tarihinde Antalya Büyükşehir Belediyesi Nikah Salonu’nda “Kent-Müze-Tarih Söyleşileri” kapsamında “Kentleşme İçin Toplumsallaşma ve İletişimin Önemi” konusunu tartıştı. Söyleşiye konuşmacı olarak Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ümit Atabek ve Akdeniz Üniversitesi Resim Bölümü Başkanı Yrd. Dç. Oğuz Haşlakoğlu katıldı.
Kentlilik bilincinin gelişmesinde, toplumsallaşma aracı olarak kitle iletişim araçlarının rolü üzerinde duran Atabek, iletişim sektörünün gelişmesinin kent yaşamına etkilerini değerlendirdi. Toplumsallaşmanın, bireyleri topluma uyumlu hale getirme süreci olduğunu belirten Atabek, toplumsallaşma süreci içinde bireylerin toplumun nasıl uyumlu bir parçası olduklarını öğrendiklerini ifade etti. Atabek, toplumsallaşmayı bir öğrenme süreci olarak açıklarken, bu süreçte kitle iletişim araçlarının rolüne dikkat çekti.Atabek, toplumsallaşmanın aynı zamanda rıza göstermeyi ve bireyin toplumsal konumunu kabullenmeyi öğrenme süreci olduğuna da işaret ederek, toplumsallaşmanın bir ideoloji aşılama süreci olduğuna dikkat çekti.
Her iki yaklaşımın da iletişimi toplumun temeline koyduğunu dile getiren Atabek, “Toplum varsa iletişim vardır, iletişim yoksa toplum yoktur diyebiliriz. Ticaret olduğu için kent ortaya çıkmıştır. Ticaret ise iletişimle olanaklıdır. Bütün bu önermeleri iletişimi önemsetmek için yapmıyorum. Burada iletişimsiz kent olmaz derken kentin en önemli unsuru iletişimdir demiyorum. Ve bir meslek şovenizmi yapmıyorum. Yoksa bir hekim de gelir sağlık olamazsa kent olmaz der ve o da haklı olur. Ama iletişim kentin en önemli unsurlarındandır diyorum. Kent kimliği toplumsal iletişim için önemli bir sorundur. Kent kimliğinin tüm unsurlarını taşıyan tek bir marka yaratmak zordur. Pazarlama amaçlı bir marka yerine kentsel yaşam kalitesi amaçlı bir kent kimliği daha önemlidir. İki önemli festival zaten markadır ve bunlar kent kimliğini temsil etmelidirler. Halbuki bu festivaller, özellikle de Altın Portakal Film Festivali Antalya kent kimliğini değil, İstanbul kent kimliğini temsil eder hale gelmiştir.” diye konuştu.
“Para harcayarak marka olamazsınız”
Oğuz Haşlakoğlu ise Antalya’nın tarihsel ve turistik özelliklerinin kültürel bağlamda nasıl ve ne üzerine konumlandırılacağı konusunu değerlendirirken, kentin tanıtımı konusunda “marka” kavramını ele aldı. Kentin toplumsallaşmasına, Antalya Kent Müzesi Projesi’nin ne tür katkılar sunacağına değinen Haşlakoğlu, “Antalya’nın kentleşme sürecine etkinlik kazandırması açısından kent müzesi girişimi oldukça önemli bir işlevi yerine getirecek. Dolayısıyla da Antalya’nın kent kimliğine ve kültürel tanıtımına kent müzesinin çok özel bir katkısı olacağı açıktır” dedi.
Antalya’nın bir marka olmasının anlamına değinen Haşlakoğlu, her şeyden önce, Antalya’yı bir ürün olarak ele almak, özelliklerini tespitle rakipleri ile olan farklarını karşılaştırmak gerektiğini söyledi. Haşlakoğlu, “Markalaşmanın temeli bir kimliğe sahip olmaktır. Marka değeri ürün özelliklerinden oluşturulamaz. Markayı sadece ekonomik anlamda gündeme getirmek yanlış olur. Para harcayarak marka olamazsınız” şeklinde konuştu.
Akdeniz Üniversitesi İİBF Üyesi Görevlisi Yard. Dç. Dr. Necati İyikan’ın ilk edebi eseri yayınlandı.
Necati İyikan’ın bu ilk kitabında on beş öykü bulunmaktadır. Öykülerin yaklaşık yarısında gündemimizde bir şekilde yerini koruyan; ama pek de gönül gözü ile bakmadığımız Almanya’daki Türklerin yaşamlarından kesitler sunulmakta. Öyküler, iki kültür arasında ortaya çıkan gerilimlere ve güçlüklere değinilmektedir.
Öykülerinde sevgiyi, merhameti, şefkati vurgulayan İyikan, geçmişle günümüz arasında gidip gelen yaşamları işlemektedir.
44. Altın Portakal Film Festivali kapsamında bu yıl ikincisi gerçekleştirilen, iletişim fakülteleri öğrencilerine yönelik “Yarının Sinemacıları Projesi”nde senarist ve yönetmen Jacques Deshamps 22-25 Ekim tarihleri arasında öğrencilerle senaryo yazım teknikleri konusunda dört gün süreyle atölye çalışması gerçekleştirdi.
Fransız sinema sektöründen ve senarist yönetmen ilişkisinden bize biraz bahseder misiniz?

Fransa’da çok film üretiliyor. Film sanayisinin çok güçlendiği bir ülke. Koca bir film, senaryo üzerine kuruluyor ama Fransa’da senaristler pek tanınmıyor. Sanki meslekler içinde senaristliğe pek önem verilmiyor. Fransız sineması auteur (otör) sinema üzerine kurulu. Yönetmen kraldır ve işi baştan sona o yürütür.
Senarist yönetmen ilişkisine gelince, bence bu ikisinin arasındaki diyalog çok önemli. Senarist iyi anlatabilmeli ki, yönetmen onu hayalinde iyi canlandırabilsin. Daha yazı aşamasında durumların imgelerin ne olduğu ortaya çıkar. Seslerin yansıttığı atmosferdir önemli olan. Bu da zaten işin en zor kısmıdır. Yönetmenlerin çoğunun kalemleri kuvvetli değildir ama zaten bu da bir sinema tekniğidir, edebiyat yapıtı değil. Bir senaryoyu diğer yazım türlerinden farklı kılan da budur. Evinde kitap okuyan değil, karanlık bir odada film izleyen birini düşünerek yazılır senaryo.
Festivaldeki filmleri takip ediyor musunuz, hiç Türk filmi izlediniz mi?
İki gün önce geldim. Türk filmlerini görmeyi kesinlikle istiyorum. Dünkü filmlere gitmeyi istedim ancak vaktim olmadı. Ama kesinlikle göreceğim, hatta birkaç tane seçtim katalogdan.
Daha önce Türk filmi izlediniz mi, Türk sinemasıyla Fransız sinemasını karşılaştırır mısınız?
İklimler, Beyza’nın Kadınları ve Beynelmilel ‘i izledim. Bir kaç tane daha var izlediğim. Çok ilginç, güzel ve yaratıcı. Hikaye anlamında ve anlatımda hep yeni şeyler denenmesi güzel. Nuri Bilge Ceylan’dan çok etkilendim. Zamanı ve mekanı iyi değerlendiren biri olduğunu düşünüyorum. Andrey Tarkovski’yi çok beğenirim onunla bir takım ortak yanları olduğunu düşünüyorum. İyi sinemacılar, iyi yönetmenler öldüğü zaman çok üzülüyorum ama başka yönetmenlerde onlardan parçalar bulduğum zaman hoşuma gidiyor. Farklı insanlar olsalar da yazı anlamında ve mekanla ilgili çok güzel şeyler olduğunu düşünüyorum.
Gördüğünüz Türk filmleriyle Fransız filmleri arasında bir benzerlik var mı, dikkatinizi çeken?
Tabii ki bir kültür farkı var. Dışarıdan pek fazla bakamıyorum çünkü bizi şaşırtan filmler hep var. Harem Suare’de İtalyan sinemasını hatırlatan şeyler var gerçi yönetmeni İtalya’da yaşıyor. Beyza’nın Kadınları filminde de hatırlatan şeyler var özellikle estetik açıdan. Fransa’da bir kaç insanla ortak arayışlar içerisinde olduklarını fark ettim. Fransız sinemasının da bir takım kusurları olduğunu görüyorum. Klasik zamanlamayı takip eden senaryolar yazılıyor Fransa’da ve bunun kurbanı oluyor Fransız sineması. Entrikalar, genç kadın yaşlı adam gibi klasikler var. Her zaman için bir orta sinema var, gişe getiren sinemalarla ve otör sinemasıyla yani kendi tarzlarını ve kendi yazımlarını savunan yönetmenler arasında. Tüm dünyada böyle.
Altın Portakal Film Festivali Fransa’da biliniyor mu? Festivalin Türkiye’nin tanıtımına katkısı nedir?
Bence gittikçe daha çok tanınacak bir festival bu. Fransa’da yılda 150 festival düzenlenir. Fransızlar “Festival var.” fikrine alışkınlar. Uluslararası festivaller konusunda Fransa’da çok kendini beğenmiş bir tavır var. Mesela Fransızlar için dünyanın en önemli festivali Cannes’dır. Toronto film festivali var çok önemli bir festival ama farkında bile değiller. Fransa’daki insanları bu konuda örnek almak çok doğru olmayabilir. Bu festival tabiî ki dünyada tanınacak ama Fransızlar zaten dünyadan bihaber. Türk Sineması bir gelişme içinde olduğu için buna bağlı olarak bu festival de gelişecek.
İyi bir senaryo nasıl olmalı?
Beni şaşırtan, etkileyen, atmosferi içine alan senaryolara güzel diyebilirim. Kural yok benim için. Okuduğumuz senaryo bir roman, bir toplanmış hikayeler olmamalı. Bizi doğrudan bir görüntüye göndermesi lazım. Bu bir deneme değil, edebi bir şey de değil. Ses ve görsel elemanları bana verecek beni heyecanlandıracak, bilgilendirecek ve bunu okuduktan sonra beni düşündürecek bir senaryo olmalı. Bana bir şey hissettiren ve beni düşündüren filmleri seviyorum. Filmi izledikten sonra bir şey öğrenmiş, yaşamış ve hissetmiş olmalıyım. Film bittikten sonra aynı kişi olmamalıyım. Senaryo böyle bir efekt yapmalı ve onun böyle bir etkisi olmalı.