12 Aralık 2007 Çarşamba günü İstanbul'da ödül töreni yapılan 19. Genç İletişimciler Yarışmasında Fakültemiz öğrencilerinden; Serkan Bakar, Ufuk Çimen, Şahin Kapar ve Erhan Çelikel'den oluşan ekip "Ulusoy 70. Yıl" isimli çalışmalarıyla Halkla İlişkiler Dalı Kurumsal İletişim Projesi kategorisinde 1.lik ödülü, Tülin Sepetçi "Tetra Pak Doğal Koruması Olmayanı Sizin için Korur" isimli çalışmasıyla Reklam Dalı Reklam Filmi Senaryosu kategorisinde 3.lük ödülü ve Serkan Değirmenci "Keyifli Alışverişler" isimli çalışmasıyla Yazılı Dal Haber kategorisinde 3.lük ödülü kazanmışlardır. Tüm arkadaşlarımızı kutluyor, emeği geçen hocalarına teşekkür ediyoruz. Ayrıca Fakültemiz bu yıl da yazılı dalda ödül aldığı için, Milliyet Gencim gazetesinin bir sayısının Fakültemiz öğrencileri tarafından çıkarılması hakkını elde etti. Bu çalışma için Akdeniz İletişim gazetesini çıkaran ekip görev alacak ve Ocak ayı sonunda çalışmalara başlayacak.
Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi gazeteci-yazar Mustafa Balbay 11 Aralık 2007 Salı günü Fakültemiz konferans salonunda öğrencilerimizle bir söyleşi gerçekleştirdi. "Medyada Güncel Gelişmeler" başlıklı söyleşiye "mesleğimi çok seviyorum, sizler de bu mesleğin eğitimini almakla çok şanslısınız" diyerek başlayan Balbay medyanın içinde bulunduğu duruma bakarak karasamsar olmamak gerektiğini söyledi. Gazeteciliğin ruhunun toplumla dirsek temasını kaybetmemekte yattığını söyleyen Balbay, son günlerde ortaya çıkan tablonun medya çalışanlarını zora soktuğunu ancak bunun dayanışma ile aşılabileceğini vurguladı. Söyleşi sonrasında kitaplarını imzalayan Balbay, Akdeniz Üniversitesi'nde bulunmanın kendisini bir kez daha umutlu olmanın gerekliliğine inandırdığını belirtti.
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve dekanı Prof.Dr. Korkmaz Alemdar Fakültemizde 6 Aralık 2007 günü "İletişim ve Tarih" başlıklı bir konferans verdi. Fakültemiz yeni konferans salonunda gerçekleşen konferansta Prof. Alemdar, iletişim tarih ilişkisinin önemini vurgulayarak "iletişim alanı iki temel kaynaktan beslenir, bunlar sosyoloji ve tarihtir. İletişim araştırmacıları ve öğrencileri bu iki alanı da iyi bilmek durumundadırlar" dedi. Prof. Alemdar iletişim tarihi çalışmalarının ülkemizde yeterince gelişmediğini, ancak bugünü anlamak, bugünün sorunlarına anlamlı bir şekilde bakabilmek için tarihin ayrıntılarıyla çalışılması gerektiğini söyledi. Kendisinin doktora tezinden itibaren tarihle ilgilendiğini ama çok zorluk çektiğini belirten Prof. Alemdar iletişim tarihi çalışacak genç araştırmacıların bugün daha şanslı olduğunu sözlerine ekledi.

Akdeniz Üniversitesi ile Gençlik Spor İl Müdürlüğü'nün ortaklaşa düzenlediği ''1. Cumhuriyet Kupası Yelken Yarışması''na 43 sporcu katıldı.
Optimist, laser ve yat kategorilerinde gerçekleşen yarışmalarda dereceye giren sporculara Kaleiçi Yat Limanı'nda düzenlenen törenle kupaları verildi.
Törene Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın, Gençlik Spor İl Müdürü Nadir Yapsakaloğlu ve vatandaşlar katıldı.
Yarının sinemacıları 44. Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan filmleri değerlendirdi.
“Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir.”
44.Altın Portakal Film Festivalinde geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da kısa film kategorisindeki jüri üyeleri, kısa filmle aslında çok da bağdaşmayan kişiler(Yönetmen Semir Aslanyürek'in başkanlığında, Ebru Ceylan, Cansel Elçin, Balçiçek Pamir ve Danny Lennon). Tabii ki jüri seçiminde, Türsak’ın Altın Portakal Film Festivali’ni magazinel boyuta taşıma ve sanattan koparma isteği de etkili.
Her şeyden önce şunu sormak gerekir; “jürideki isimler kısa film mantığından ve estetiğinden ne kadar haberdarlar?” Bu sorunun cevabını bulmak bu kadar zorken hiç ödül alamaz dediğiniz bir filmin ödül alması pek de şaşırtıcı olmuyor. 44. Altın Portakal Kısa Metrajlı Film ödülüne, Serhat Koca’nın “Hoş Geldin Bebek” adlı filmi layık görüldü. Ne kadar layık olduğu tartışma konusu… Bu tür filmlerin ödüllendirilişi, bizim hala Yeşilçam normlarından sıyrılamayışımızın bir göstergesi. Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir. Her şeyden önce kısa film, uzun filmin kısası değildir ve kendi içinde çok daha farklı bir anlatı yapısına sahiptir. “Hoş Geldin Bebek” son derece klişe öğelerle beslenmeye çalışmış bir zemindedir. Kısa filmi özelleştiren belki de en önemli detay özgünlük iken, ödüllü bir filmin bu vasfa sahip olmayışı da üzücü.
Festivalde toplam 17 kısa film yarıştı. Seçilen bu 17 filmin sadece 7’si, ortalama kısa film mantına uymaktadır. Bu 7 film içerisinde yer almayan ‘Kimsenin Evcili’ ve ‘Koyun Peşinde’ neredeyse video-art niteliğinde. Geriye kalan 8 film, tamamen klasik anlatı yapısıyla kurulmuş ve bolca dram eklenmiştir. Kısa metrajlı film yönetmeni Tan Tolga Demirci de bu sene festivalde filmi yarışan yönetmenler arasındaydı ve diyebilirim ki ödülü gerçek anlamda hak eden tek filmin yönetmeniydi. Tan Tolga Demirci; festivale katıldığı filmi “Felix und Scorpion”la Karl Marx’ın tamamlanmamış olan tek edebi eseri Felix und Scorpion üzerinden hareket etmiştir. Yine sürrealist bir tablo çizerek… Filmi, kısa bir süre sonra www.benimsinemalarım.com.tr adresinden izleyebilirsiniz. Bir üniversite öğrencisi olarak, kapitalizm eleştirisini sürreal çizgilerle böylesine hassas dengelerle kotarabilmiş bir filmi hepimizin görmesi gerektiği kanaatindeyim. Bana göre kaçırılmaması gereken filmler Felix und Scorpion (Tan Tolga Demirci), Omega Tilki (Melisa Önel), Kırmızı Mont (Deniz Buga), Pulpa (Ayşe Ünal) Yoldaki Kedi (Can Kılıcıoğlu).
Avrasya Film Festivali
Tuya’nın Evliliği
‘Dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor filmde.’
Film 2007 Berlin Film Festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Filmin yönetmeni Quanan Wang. Sanayi Devriminin başlaması insanoğlunu doğadan koparmaya başlamıştır. Gelişen teknolojiye babalık yapan erkekler ise dünyayı eskisine oranla daha fazla ataerkil bir düzene sokmuştur. 1940’larda elektriğin kullanımının yaygınlaşmasıyla doğadan daha fazla kopan ataerkil dünya, ‘ana’ hitabını verdikleri ve dişilleştirdikleri doğaya daha sert davranmaya başlamıştır. Filmin öyküsünde bu bilgi karşımıza kuruyan su kaynağı ile çıkıyor. Değişen iklim şartları yüzünden susuzluğa mahkûm kalan Tuya’nın bu durumu; ‘ekofeminizm’ açısından bakıldığında erkek baskısının dolaylı yoldan anlatılması bakımından iyi bir çağrışım modeli. Dişil olan ‘Doğa Ana’ ya hor davranan eril ‘Teknoloji’nin metaforik uzantısı bizim karşımıza; doğanın içinde yaşayan ve dişil olan ‘Tuya’ ile değişen iklim şartlarından dolayı eril olan ‘susuzluk’ imgelimi olarak çıkıyor. Tuya’nın ‘kadın’ olarak yaşadığı ‘erkek’ baskısı ise; susuzluktan dolayı yaşadığı, doğadan kopup şehre göçme zorunluluğudur.
Bater’in sakatlığı Tuya ile onları cinsel anlamda bir değiş-tokuşa zorlamıştır. Steplerin zor şartları Tuya’yı erkekleştirdikçe; evde çocuklara bakmak zorunda olan Bater’i de feminenleştirir. Kadınlığını unutan Tuya, gelen taliplerinin, ona sahip olma istekleri ile cinselliğini yeniden kazansa da, ona bu ‘iye’lik hali nasıl bir ‘öteki’ kimliği kazandırdığını göstermiştir. Bu açıdan incelendiğinde ise dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkar.
Film bariz bir şekilde Feminizm propagandası yapmıyor. Filmin sonunda Tuya kocasının bakımını üstlenen iyi bir eş bulsa da buna sevinmiyor. Yaptığı evliliğin ona savaşçı özelliğini kaybettirdiğini biliyor. Ve ilk kez ağlıyor. Böylelikle yönetmen de Tuya üzerinden ‘kadın’a bakış açısını ayaklarını yere basarak söylüyor.
Bandonun Ziyareti
Film, ele aldığı konu ve işlediği tema itibariyle dünya düzeninde yaşanan toplumsal sorunları irdelemeyi amaçlamıştır. Film, günümüzde halen kanların döküldüğü, barışın sağlanamadığı Ortadoğu’da yaşanan Arap ve İsrail çekişmesini, nedenleri ve sonuçlarından öte yüzeysel sebeplere dayanan bir kaos ortamı olarak göstermektedir. Müziğin evrenselliğinin kullanılması, Ortadoğu’da yaşanan olaylara karşı yerinde bir imge oluşturmaktadır. Müzik, insanlar ve toplumlar üzerinde her zaman için barışı simgelemiştir, her ne kadar geçmişte savaşın başladığının habercisi olarak müzik unsurları kullanılsa da. Yönetmen, müzik dilini kullanarak iki toplum arasındaki anlaşmazlığı gidermeye çalışmıştır.
Ortak ve anlaşılabilir bir dil olarak kullanıldığı için ana temanın iskeletini oluşturmaktadır müzik. Filmin en dikkat çekici metaforu, orkestranın ikinci adamının, restorana ilk geldikleri zaman kapının önünde herkesin suskun ve gergin olduğu bir anda klarnetini çalmaya başlaması ve İsrailli olan diğer karakterin bir anda ona kulak kesilmesiyle gülümsemesi ve ortamın yumuşamasıdır. Müziğin barışçıl yanının kullanılmak istendiğinin en belirgin kanıtı bu sekanstır. Yönetmenin, kendi ideolojik görüşünü film içinde yansıttığı sekans olarak, Dina’nın Tevfik’ten Arapça konuşmasını istemesi, Arapça’yı şiirsel ve melodik bulması, yan anlamda ise Araplara karşı duyduğu sempatiyi şiirsel bir akıcılığa benzetmesi müzik ile birleştirmesi ve onları sahiplenmesi gösterilebilir.
Shelter
Anna, Mara ve Anis adlı kahramanlarımızın ilişkisi feminist bir yaklaşımla değerlendirilmek istendiğinde de karşımıza ilginç doneler çıkaran bir hikaye sunar. Bilinen ve yaşanan dünya erkek dünyasıdır. Halbuki bizim filmde hakim taraf kadındır ve her ne kadar çocuk sayılabilecek yaşta da olsa yardıma muhtaç olan erkek, yani Anis’tir. Anis kadınların dünyasındadır. Anna’nın annesinin şirketin patronu rolünde olması da bu anlamda tesadüfle açıklanmayacak bir örnektir. Film bize bir yandan sınıf, ırk ne olursa olsun bazen önemli olamayabilir gibi bir durum sunuyorken gelişen olaylarla birlikte aslında bir nevi insan psikolojisine ve yaşadıklarıyla uğrayabileceği değişime işaret eder. Birbirimize ortak endişelerimizden ötürü ne kadar yakınlaşsak da aslında yine kendimizden ötürü yalnızız der bu dünyada…
Ulusal uzun metraj filmleri
‘İyi Seneler Londra’
Cannes Film Festivalinden ödülsüz dönen film burada da ödüle layık görülmedi. Bir üçleme olarak tasarlanan ‘İyi Seneler Londra’, yılbaşından önce Londra’ya konsere giden ünlü bir şarkıcının, arkadaşı tarafından emanet edilen bebeğinin ölmesiyle gelişen olayları anlatıyor. Birçok sahnede, gerek oyunculukta, gerekse kamera kullanımında teatral yapının abartısı göze çarpıyor. Filmin karakterlerinin, filmin sonunda ölmesi ya da bayılması (bütün oyuncuların yerde yatıyor oluşu) ve filmin öyle bitiyor olması, hikâyede boşlukların olduğunu görerek, bitmemişlik duygusuna kapılmanıza neden oluyor.
‘Saklı Yüzler’
Filmde zamansal anlamdaki atlamalar, kronolojik gitmeyen kurgu tekniği ile geniş bir zamana yayılmış öyküyü ustaca önümüze koyuyor. Filmin içindeki sahnelerin, bir parça filmin başında verilmesi, bu yılki filmlerde bir akım haline gelmiş neredeyse. Filmin konu olarak ele aldığı namus cinayetlerini belki bir duyarlılık göstermek için incelemiş, belki de bazı ‘ülke gerçekleri’ni bu yolla tekrar dile getirmek istemiş. Ancak şu var ki, Amca olan Ali’nin, Zühre’yi tekrar bulup öldürme isteği saplantıdan, hatta ‘töre uğruna’ olmaktan çıkmış, hastalıklı bir arzu haline gelmiş. Böyle olunca bu da töre denilen olgunun varlığını öykü içinde yadsıyıp, Ali’nin kişisel ve kişilik problemi olarak ortaya konmuş. Ayrıca filmin sonuna doğru Zühre’yi kurtarmaya gelişlerinin olduğu sahne; ‘acaba yetişecek mi, yetişmeyecek mi?’ dedirten kurgusu, filmi başarısızlığa ittiği gibi, gişe kaygısını da ifşa ediyor.
Türkiye’de üniversite okumanın zor şartları altında ezilen öğrenciler, Milli Eğitim Bakanlığının burslara yaptığı 10 YTL’lik artışın müjde olarak ifade edilmesine tepki gösterdiler. Öğrenciler, bunun bir müjde olarak duyurulmasının kendileriyle dalga geçmeyle eşdeğer olduğunu belirttiler.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in üniversite öğrencilerine her ay ödenen 150 YTL burs miktarının, 2008 yılı itibariyle 160 YTL'ye çıkarılacağını açıklamasının ardından birçok gazete ve dergilerde bunun müjde olarak duyurulması üniversite öğrencilerini kızdırdı. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencisi Cevat Aslan duygularını, “Sayın Hüseyin Çelik açıklamasında hükümetin eğitime büyük bir pay ayırdığını ifade ediyor. Burslarımıza 10 YTL gibi çok büyük (!) bir zam yapmışlar. Bunu da bize müjde olarak duyuruyorlar. Bu bizle resmen dalga geçmektir.” şeklinde ifade etti.
Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi 2. sınıf öğrencisi Hamza Selçuk da burslara yapılan 10 YTL’lik artışın hangi mantıkla müjde olarak duyurulduğunu anlamadığını söyledi. Selçuk “Burslara 10 YTL zam yapan mantığı ve bunu müjde olarak duyuranları anlamıyorum. Bu zammı yapanların Türkiye’de öğrenci olmanın ne zorluklarla geçtiğini bilmediğinden eminim” dedi.‘Memura yüzde 2 gibi bir artış yapan zihniyet için normal’
Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü Öğrencisi İbrahim Ramazan da yapılan bu artışa şaşırmadığını Türkiye’de memurla öğrencinin eşdeğer bir seviyede olduğunu ifade etti. Ramazan, “Hükümet memura yüzde 2 zam yapar; öğrenciye 10 YTL zam yapar bunu müjde olarak açıklar ama bizden aldığı vergiye zam yaptığında ne olacak canım der. Yani kaşıkla verir; kepçeyle alır. Ülkemizdeki her şey böyle işler. Anlayacağınız yapılan bu artışa tabi artış demek ne kadar doğru olmasa da şaşırmadım” şeklinde konuştu.
10 YTL’lik zamla ne
yapamazsınız
Merkezi Kafeteryadan haftalık yemek fişi alamazsınız.
Arkadaşlarınızla bir kafede vakit geçirip bir şeyler yiyemezsiniz
Orijinal bir kitap ya da DVD alamazsınız. Belki korsanını alabilirsiniz.
Sinemaya giderseniz; sadece bilet alır yanına bir şeyler alamazsınız.
Akdeniz Üniversitesi akademik ve idari personeli ile öğrencileri 10 Kasım Cumartesi günü Atasını saygı ve özlemle andı.
“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir” diyen, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybedişimizin üzerinden 69 yıl geçse de biz onu unutmadık, unutmayacağız. Onun yolunda ilerleyenler olarak Akdeniz Üniversitesi akademik ve idari personeli ile öğrencileri 10 Kasım Cumartesi günü Atasını saygı ve gözyaşları ile andı.
Anma töreni A.Ü Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Medikoğlu’nun, tüm üniversite birimleri adına Atatürk Anıtı’na çelenk bırakmasıyla başladı. Saat 09.05’de sirenlerin çalmaya başlaması ile birlikte bayraklar önce göndere çekildi, sonra da yarıya indirildi.
Törene katılanlar, saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı'nı okudu ve yanlarında getirdikleri karanfilleri göz yaşları eşliğinde Atatürk Anıtına bıraktı.
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından geleneksel olarak düzenlen “Tanışma Çayı Partisi” 9 Kasım 2007 Cuma günü gerçekleştirildi.
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından geleneksel olarak düzenlenen “Tanışma Çayı Partisi” 9 Kasım 2007 Cuma günü gerçekleştirildi. Sınav haftasına denk gelen parti, ders çalışmaktan bunalan öğrencilere ilaç gibi geldi.
İletişim fakültesine yeni kayıt yaptıran öğrenciler ile üst sınıflardaki öğrencilerin kaynaştırılmasının amaçlandığı partiye öğretim elamanları, yönetsel personel ve öğrenciler katıldı. İletişim Fakültesinin yeni binasında düzenlenen parti, Fakülte Temsilcisi Halil Özcan’ın yaptığı konuşmayla başladı.
Her yıl olduğu gibi tanışma çayı videosunun gösterimi partiye ayrı bir renk kattı.
Partiye katılan İleti- şim Fakültesi İkinci Sınıf Öğrencisi Ali Gökçe, partinin zamanının çok iyi ayarlandığını dile getirerek; “Bir haftadır sınavlardan bunaldık. Tüm günümüz ders çalışmakla geçiyor, sosyal anlamda bir şeyler yapamıyorduk. Bu parti sayesinde o yoğun ders çalışma temposuna ara verdik ve böylece rahatlamış olduk” dedi.
Genç, masum ve kimsesiz aşıklar, çevrelerini kuşatan hoşgörüsüzlük çemberi… Küçük, sevimli ve mütevazi bir Anadolu kasabası, Eskigediz. Aydın Sayman’ın 30 yıllık sinema deneyiminin son ürünü, ’Jan Jan’...

Aydın Sayman, toplumun gerçeklerini sinema diliyle anlatıyor bizlere. Son çektiği Jan Jan filminde mahalle baskısını yansıtıyor perdeye. Sayman, sinema sektörünün içinde olmasını, yaşamının sinemayla kesişmesini, tesadüflere ve şansına bağlıyor… Kendisi ile 30 yıllık sinema serüveni hakkında konuştuk.
Sinemayla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
7-8 yaşlarından beri deliler gibi film seyrediyorum. Ben, nüfus cüzdanı eskimiş olan bir insanım. Tabi bu yıllar 1963’lü yıllar falan. O yıllarda bir Anadolu şehrinde tek eğlence sinemaydı. Ben de bir Anadolu kentinde yaşıyordum. Bu benim için önce eğlence amaçlıydı çocukken. 14-15 yaşında bu benim amacım haline geldi. Gördüğüm bazı filmleri hiç unutamıyorum. Mesela bir Polonya filmi seyretmiştim. Malatya’ da bir Polonya filmi. 67 yılında nasıl seyrettin derseniz bir mucizeydi. “Firavun” idi filmin adı. Sinema başka bir şey dedim ondan sonra. Sonra usta sinemacıların filmlerini görünce, o zamana kadarki sinema sevgim, sinema bir sanattır, düşüncesine dönüştü. Ondan sonra da ömrümü sadece sinemaya adamak istedim. Çok tehlikelidir sinema.
Bir virüstür. Vücuda girdi mi bir daha çıkmak istemez.İşletme fakültesi mezunusunuz…
Evet işletme fakültesi mezunuyum fakat şunu da itiraf edeyim, o zaman sinema okulu yoktu. Ben iktisat okudum ama bir süre yazarlık yaptım, film eleştirmenliği yaptım. Sonra sinemacı dostlarımızla tanıştım. Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Şerif Gören gibi. Onlara derdimi söyledim. Ben yazmak değil, yapmak istiyorum diye. Böylece kahırlı bir yolculuğa çıkmış olduk.
Atıf Yılmaz, Şerif Gören, Zeki Ökten gibi önemli yönetmenlerin size katkısı ne olmuştur?
Hepsinin büyük katkıları oldu. Mektepli değil de alaylı oldum fakat zorunlu oldu. Fakat
iyi ki alaylı olmuşum. Yani hepsi bir gizli kahramandı. Çünkü gerçekten bu mesleği icra etmek Türkiye’ de fedakarlık ederek gelişti. Onun için hepsinden bir şeyler öğrendim.
Türkiye sinema emekçileri sendikasının kurucu üyelerindensiniz.
Biraz o konularda fazla faal biriyim. 30 yılımı doldurdum. Önümüzdeki sene jübilemi yapacağım. Her türlü sinema örgütünde aşağı yukarı hepsini demeyeyim ama yüzde ellisinde ya kurucu ya yönetici ya da organize ediciydim.
O dönemde bu örgütlenmeye gerek duyulmasının sebebi neydi? Bu örgütlenmenin sinemaya katkısı ne olmuştur?
Aslında tuhaf bir şey oldu. Türk sineması kendi bilinci içerisinde değildi. Sektör olmayı becerememişti. O zamanlar da yılda ikiyüz film yaptıkları zamanlar. Yani bu kadar film ile üretim yapılıyordu. Ama sinemayı yapanlar mesleklerinin hem bir sanat olduğuna hem de bu işin bir sektör olduğuna yeterince inanmış değillerdi. İnanmıyorlardı. Ve o düzen yani “Yeşilçam” denilen düzen çöktüğü zaman da örgütlü değillerdi. Örgütlü olsalar zaten çökmeyecekti. Biraz biçim değiştirecekti. Bir sarsıntı geçirse bile kendini gelişen koşullara uyduracaktı. O sırada film çoktu, ama bilinç yoktu. Battıktan bir süre sonra biz nasıl battık, niye battık diye düşünmeye başladılar. Ve örgütlenmeler başladı. Sendikal örgütlenmeler dışında diğer ör-
gütler zaten baştan beri zayıftı. Sektör günün birinde ne hale geleceğinin farkında değildi. Kendini korumayı bilmiyordu. Şimdi sinemamız yeniden gelişmeye başladı. Ve umarım bu kurumlar sinemamızın yeniden düşmesine engel olacak bir sektör bilinci yaratacak.
Film yönetmenleri derneğinin de üyesi olarak çalışmalarınız hakkında ne söylemek istersiniz?
Film yönetmenleri derneği yanılmıyorsam 1985 yılından beri var. Türkiye’deki hemen hemen tüm yönetmenleri barındıran bir dernek. Yönetmenlerin film çekebilmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Uzun süre yasal konularda mücadele verdik. Dernek olarak mevcut olan sinema yasasının çıkmasına katkılarımız oldu. Büyük emeğimiz geçti birçok arkadaşımızla beraber. Ben de onlardan biriyim. Böyle olduğu için de sevinçliyim. Sonuç olarak bir sürü genç insan, belgeselci, uzun metrajcı hiç fark etmez, elbirliğiyle çıkarttığımız yasayla biraz daha üretebilir hale geldiler.
Filmlerinizde toplumsal sorunlara yer veriyorsunuz genellikle, sinemanın toplumsal gerçekleri vurgulamasından yana mısınız?
Evet açıkçası öyle. Dünya görüşümden dolayı inancımın gereğini yapıyorum.
Yönetmen yardımcılığı yaptıktan sonra sinemaya gönül vermiş biri olarak neden reklam filmleri çekmeye başladınız?
Şöyle ki ben sinemaya büyük bir hevesle girdiğimde yıl 1975’ti. Zaten Türk sineması da 80’den sonra üretemez hale geldi. Özel televizyon kanallarının yayınlarına başlaması ve ekonomik sebepler yüzünden sinema seyircisi çok hızlı bir şekilde azaldı. Sinema toparlayamadı kendini. Tam film yapacağız derken birden ortada film kalmadı ve biz işsiz kaldık. Çalışamaz hale geldik. Ve ondan sonra reklam filmi vs. gibi işlerle hayatımızı sürdürebilmek için uğraştık. Açıkçası para kazanabilmek için.
Jan jan … Şu sıralar gündemde de olan bir konu. Ve hepimizin her yerde karşılaştığı bir sorun. Siz bu atmosferi daha çok Eskigediz’de yakalayacağınıza inandığınız için mi yoksa sadece doğal güzelliklerinden dolayı mı tercih ettiniz bu kasabayı?
Eskigediz olmasının bir nedeni yok aslında. Bu filmde 80’li yılları tam veremeyecek durumdaydık finans açısından. Eskigediz yansıtıyordu o dönemi doğasıyla. Mesela Almanya’yı asla yapamazdım. Hem finansal açıdan hem de Almanya’da beş senede bir araba değişir. O model araba bulamazdım. Senaryoyu zamansız yapmaya çalıştık. Zamanın da altı çok çizilsin istemedik açıkçası, halen yaşanan bir dram olduğunu düşünerek.
1953 yılında Malatya’da doğan Aydın Sayman İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde sinema yazarlığı yaptıktan sonra, tanınmış sinema yönetmenlerinin yanında asistan olarak çalıştı.
Gerçek Sinema dergisinin kurucu ve yazarlarından olan Sayman, 7. Sanat - Gösteri- Edebiyat 81 gibi dergilerde yazmaya devam etti.
Bu yazıları nedeniyle dönemin usta yönetmenleri, Yılmaz Güney ve Atıf Yılmaz’dan ayrı ayrı “asistanlık” önerileri aldı. Böylece Sayman’ın Yeşilçam’a adım atışı, Atıf Yılmaz’ın yanında asistanlıkla başladı. Gençliği film setlerinde geçti. Türk sinemasının darboğaza girdiği bir süreçte, o hep iyi filmler çekme umudunu korudu. Çünkü topluma söyleyecek sözü, iletecek mesajı vardı. Arada bir geçim kaygısıyla reklam filmleri çekse de, aklında hep film konuları vardı.
Sayman, "Güneşteki Leke" (1984) (Nebahat Çehre, Bulut Aras), "68'den 6 Mayıs'a" (1993-Belgesel), "Gelincik Tarlası" (1994) (Alev Baymur, Levent Ülgen), “Janjan” (2006) filmlerini yönetti. Ayrıca 100 civarında reklam ve tanıtım filmi, müzik klibi de üretti.
Sayman 23 yıllık sinema hayatını Altın Portakal, Ankara, İstanbul, Köyceğiz ve Alexandria Akdeniz Ülkeleri Film Festivallerinde aldığı birçok ödülle süsledi.
Akdeniz Üniversitesi öğrencileri, üniversite kafeteryasındaki yemek fiyatlarının pahalılığından yakınıyor. Öğrenciler, “Üniversite kafeteryasını mecbur kaldığımız için tercih ediyoruz” dedi.
Antalya’daki yaşam koşullarının pahalılığına, bir de üniversite kafeteryasının eklenmesi üniversite öğrencilerinin tepkilerine neden oldu. Öğrenciler merkezi kafeteryanın üniversite içerisinde bulunan özel sektöre ait kafelerdeki yemek fiyatlarıyla yarıştığını savundular.
Akdeniz Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü ikinci sınıf öğrencilerinden Murat Barış Bayram, “Merkezi kafeterya yemek fiyatları çok pahalı. Bu yemek fiyatlarını ayarlayanlar herhalde bizim öğrenci olduğumuzu unutuyor. Antalya’da bulunan esnaf ve ev sahiplerinin yaptığı gibi üniversite de öğrenci üzerinden para kazanmak mı istiyor” diyerek yemek fiyatlarının pahalılığı konusundaki tepkisini dile getirdi.
‘Mecbur kaldığım için merkezi kafeteryayı tercih ediyorum’
Türkiye’de üniversite okuyabilmenin getirdiği zor şartlar karşısında, çok düşük gelirle okumaya çalışan öğrenciler, mecbur kaldıkları için merkezi kafeteryayı tercih ettiklerini söyledi.
Öğle yemekleri için merkezi kafeteryayı tercih eden Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü ikinci sınıf öğrencilerinden Hasan Göktaş, “Üniversite içinde bulunan kafeler, fiyat olarak çok pahalı. Merkezi kafeterya onlara göre biraz daha ucuz, o yüzden burayı tercih ediyorum. Yani mecbur kaldığım için yemeklerimi burada yiyorum” dedi.
Fakülteler içerisinde bulunan kantinlerin de pahalı olduğunu belirten Göktaş, marketlerde 35 yeni kuruşa satılan ufak suyun kantinlerde 50 yeni kuruş olduğunu söyledi.
İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Öğrencisi Gülsün Kanbal, öğle yemeklerinde merkezi kafeteryaya gelmesinin sebebini “Üniversite içerisinde yemek yiyebileceğimiz alanlar kısıtlı ve çok pahalı. Bu yüzden maddi olanaklarım ancak buraya elveriyor. Ama yemek fiyatlarının pahalılığından dolayı yakında burada da yiyemeyeceğiz” şeklinde konuştu.
Akdeniz Üniversitesi, devlet üniversiteleri arasında birinci
Yemek fiyatlarının pahalılığıyla devlet üniversiteleri arasında ilk sırada yer alan Akdeniz Üniversitesi bu alanda özel üniversitelerle de yarışıyor.
Türkiye genelindeki bazı üniversite yemekhanelerinde
tek öğünlük ve haftalık yemek fiyatları şöyle:
Günlük Haftalık
Ankara Ünv. 1.50 ytl yok
Hacettepe Ünv. 1.75 ytl yok
Ege Ünv. 1.80 ytl 9.00 ytl
Yıldız Teknik Ünv. 2.50 ytl yok
Osmangazi Ünv. 2.50 ytl 20 günlük 20 ytl
Ortadoğu Teknik Ünv.2.50 ytl yok
Adnan Menderes Ünv. 3.00 ytl 7.00 ytl
Karadeniz Teknik Ünv.1.25 ytl 6.25 ytl
Akdeniz Ünv. 3.00 ytl 10 günlük 15 ytl
Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği, Akdeniz Üniversitesi Atatürk Konferans Salonu'nda ‘Nasıl Bir Yeni Anayasa’ konulu panel düzenledi. Panelistlerden Prof. Dr. Yavuz Atar, dinleyicilerin, konuşmasına müdahale etmesi nedeniyle salondan ayrılmak istedi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Korkut Kanadoğlu’nun başkanlığında gerçekleşen “Nasıl Bir Yeni Anayasa” konulu panele konuşmacı olarak anayasa hukuku profesörü Yavuz Atar ve Süheyl Batum katıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Batum, anayasa taslağının yanlışlarla dolu olduğunu belirterek, demokratik olmadığını savundu. Bu anayasanın Ak Parti’nin olduğunu ifade eden Batum, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dediğinin yapıldığını ileri sürdü.
‘Anayasa hazırlama konusunda güçlü bir geleneğe sahibiz’
Prof. Dr. Süheyl Batum, Türkiye’nin 1908 yılından beri anayasal belgeler hazırladığını ve anayasa hazırlama konusunda oldukça güçlü bir geleneğe sahip olduğunu ifade etti. Batum Türkiye'nin, savaş yıllarında bile sivil anayasa hazırlayabilen bir ülke olduğunu belirterek , yeni anayasanın ülkede biriken anayasal sorunlara yanıt verecek şekilde hazırlanması gerektiğini belirtti.
Batum, konuşmasında; Prof. Dr. Ergün Özbudun başkanlığındaki bilim kurulu tarafından hazırlanan anayasa taslağının AKP hükümetinin 5 yıllık iktidarı döneminde yaşadığı sorunları çözmeye yönelik olduğunu öne sürerek, şunları söyledi:
“Hükümetin görevlendirdiği 6 kişilik bilim kurulunun oluşturduğu taslakta Cumhurbaşkanı’nın yetkileri büyük ölçüde elinden alınmış ama yine de Cumhurbaşkanı’nı halka seçtiriyorlar. Yüksek Öğretim Kurulu’nun on bir üyesinden 6’sını Bakanlar Kurulu seçiyor. Anayasa Mahkemesi'nin on yedi üyesinden 8’ini hükümet seçiyor. Yürütmeyi denetlemekle görevli kurum olan Danıştay’ın üyelerinden 4’te 1'ini yürütme görevini üstlenen hükümet seçiyor.”
Batum, eleştirilerine yürürlükte olan anayasaya göre bir bakanın ya da başbakanın anayasayı referanduma götürme yetkisinin olmadığını söyleyerek devam etti.
Atar, ‘Bizi eleştirenler objektif davranmıyor’
Anayasa taslağını hazırlayanlar arasında bulunan anayasa hukuku profesörü Atar, asla anayasa yapılamayacağını söyleyenleri eleştirdi. Atar, şöyle konuştu: “1982 anayasasının ilk dört maddesinin kılına bile dokunamazsınız.” diyenler var. Ama 1992'de Batum'un da üyesi olduğu Teziç komisyonunun hazırladığı anayasa taslağında, ilk dört maddenin kılını bırakın tamamına dokunulmuş. Sadece değiştirilmezlik yasağı birinci maddeyle sınırlı tutulmuş. Teziç yapabilir, Özbudun komisyonu yapamaz. Neden, çünkü şimdi belli bir parti var iktidarda. Bu nasıl bir yaklaşım, böyle objektiflik olur mu? Doğu Perinçek bizi vatan hainliğiyle suçladı. Sağdan soldan ulusalcı birtakım kesimler bir araya geldi. 'Bunlar vatan hainidir' dediler. Soroz’dan para aldığımızı söylediler. Biz bilim adamıyız ve namusumuzla bu işi yapıyoruz. Bu şekilde ithamlar tamamen terbiyesizliktir. Bilim adamları bilimsel bir görüş ortaya koydu diye suç duyurusu yapıyorlar. Yapsınlar. Yemin ediyorum idam edilmeye razıyım. Yeter ki Türkiye'de demokratik bir anayasa yapılsın.”
Atar, salonu terk etmek istedi
Panelin sonunda konuşmaların ardından soru-yanıt bölümüne geçildi. Bu bölümde Batum’un sorulara verdiği yanıtlar, öğrenciler ve öğretim görevlileri tarafından yoğun alkış aldı.
Atar’ın sorulara yanıt verdiği esnada bazı öğretim üyelerinin kendisine müdahale etmesi üzerine, “Demokrasiden bahsedip, daha fazla demokrasi istiyorsunuz ama burada konuk olmama rağmen sorulara cevap vermeme izin vermiyorsunuz. Bu şekilde olursa buraya bir daha gelmem “ dedi.
Atar, panele katılan bazı dinleyicilerin “Gelme, istemiyoruz” şeklinde yanıt vermeleri ve Prof. Dr. Çetin Yetkin’in, “Öğrencilere yanlış şeyler anlatıyorsunuz.” biçiminde yaptığı eleştirilere sinirlenerek Yetkin’e “Ben konuşmamı bitirince siz doğrularını anlatırsınız.” şeklinde karşılık verdi. Ancak Yetkin’in eleştirilerinin sürmesi üzerine Atar, salondan ayrılmak için kapıya yöneldi. Meydana gelen gergin ortamdan dolayı bazı öğretim üyeleri ve öğrenciler, Atar’dan arkadaşları adına özür dileyerek konuşmasını sürdürmesini rica ettiler. Güçlükle ikna edilen Atar, salonu terk etmekten vazgeçti, ancak ortamın gerilmesi üzerine panel yöneticisi Korkut Kanadoğlu paneli bitirdi.
Tüm dünyada yirmi binin üzerinde insan tarafından ziyaret edilen ‘Korku Kaplı Tır’ bir şizofreni hastasının neler yaşadığını anlatıyor. Tır, tüm dünyada yirmi binin üzerinde insan tarafından ziyaret edildi.
Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından geliştirilen ve bir şizofreni hastasının günlük hayatından kesitler yaşatan ''Korku ile Kaplı Tır'', Antalya'da, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi bahçesinde ziyarete açıldı.
Tırı Türkiye’ye getiren Johnson & Johnson Türkiye Medikal Müdürü Dr. Koray Yıldız, dünyada sadece hekimlere yönelik kongrelerde kullanılan tırın, ilk kez Türkiye'de halkın ziyaretine açıldığını söyledi.
Yıldız, 8 ili kapsayan Türkiye turunda Antalya'nın 7. halka olduğunu, tırın son olarak 8 Kasım’da Ankara'da ziyaretine açılacağını ifade etti.
Yıldız, tır ile bir şizofreni hastasının neler yaşadığını, en küçük bir hareket veya göz temasının hastada nasıl bir tehdide dönüştüğünün anlatıldığını bildirdi.
Yıldız, “tırdaki benzetimlik sayesinde toplumun hastalarla empati kurması sağlanıyor. Tır, dünyada şu ana kadar 20 binin üzerinde insan tarafından ziyaret edildi. Türkiye'deki hedef, 2 bin 500 kişiye ulaşmak. Hemen hemen bu rakama yaklaştık'' dedi.
Basın toplantısına katılan Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu Temsilcisi Prof. Dr. Sunar Birsöz de şi-
zofreninin doğumdan itibaren var olan ve nedeni bilinmeyen bir beyin hastalığı olduğunu söyledi.
Hastalığın birey kadar aile ve toplum için de ciddi bir sorun olduğunu belirten Birsöz, hastalık belirtilerinin ilaçlarla büyük ölçüde kontrol altına alındığını bildirdi.
Birsöz, tedavide ilaçlar kadar toplumsal bilgilenmenin de önemine dikkati çekerek, ''Toplum bireylerinin bilgilenmesinin bu hastalığı saran ayıp, utanç duygusunun kaldırılmasında birinci derecede önemli olduğunu düşünüyoruz'' diye konuştu.
Tır’da ne var
''Korku ile Kaplı Tır''da, bir kamera ekibinin üç gün boyunca kalabalık bir caddede kayda aldığı film gösteriliyor.
Hiçbir oyuncunun rol almadığı, yoldan geçen bisikletliler, ambulans ve mağaza vitrini gibi görüntülerin yer aldığı filmden seçilen kareler, özel efektlerle destekleniyor.
Tek kişilik simülatörde şizofreni hastasının caddede bir fırına yaptığı kısa yolculuğun nasıl zorlu, ürkütücü bir hal aldığı hastanın gözünden anlatılıyor. Simülasyonda gösterilen görüntüye, ses ve titreşimler de eşlik ediyor.
Atabek: “Toplum varsa iletişim vardır”
Antalya Kent Müzesi Proje Hazırlık Merkezi, kentin farklı dönemlerini ve gündemini çeşitli açılardan ele almak ve bunu Antalyalıların gündemine taşımak amacıyla 3 Kasım 2007 tarihinde Antalya Büyükşehir Belediyesi Nikah Salonu’nda “Kent-Müze-Tarih Söyleşileri” kapsamında “Kentleşme İçin Toplumsallaşma ve İletişimin Önemi” konusunu tartıştı. Söyleşiye konuşmacı olarak Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ümit Atabek ve Akdeniz Üniversitesi Resim Bölümü Başkanı Yrd. Dç. Oğuz Haşlakoğlu katıldı.
Kentlilik bilincinin gelişmesinde, toplumsallaşma aracı olarak kitle iletişim araçlarının rolü üzerinde duran Atabek, iletişim sektörünün gelişmesinin kent yaşamına etkilerini değerlendirdi. Toplumsallaşmanın, bireyleri topluma uyumlu hale getirme süreci olduğunu belirten Atabek, toplumsallaşma süreci içinde bireylerin toplumun nasıl uyumlu bir parçası olduklarını öğrendiklerini ifade etti. Atabek, toplumsallaşmayı bir öğrenme süreci olarak açıklarken, bu süreçte kitle iletişim araçlarının rolüne dikkat çekti.Atabek, toplumsallaşmanın aynı zamanda rıza göstermeyi ve bireyin toplumsal konumunu kabullenmeyi öğrenme süreci olduğuna da işaret ederek, toplumsallaşmanın bir ideoloji aşılama süreci olduğuna dikkat çekti.
Her iki yaklaşımın da iletişimi toplumun temeline koyduğunu dile getiren Atabek, “Toplum varsa iletişim vardır, iletişim yoksa toplum yoktur diyebiliriz. Ticaret olduğu için kent ortaya çıkmıştır. Ticaret ise iletişimle olanaklıdır. Bütün bu önermeleri iletişimi önemsetmek için yapmıyorum. Burada iletişimsiz kent olmaz derken kentin en önemli unsuru iletişimdir demiyorum. Ve bir meslek şovenizmi yapmıyorum. Yoksa bir hekim de gelir sağlık olamazsa kent olmaz der ve o da haklı olur. Ama iletişim kentin en önemli unsurlarındandır diyorum. Kent kimliği toplumsal iletişim için önemli bir sorundur. Kent kimliğinin tüm unsurlarını taşıyan tek bir marka yaratmak zordur. Pazarlama amaçlı bir marka yerine kentsel yaşam kalitesi amaçlı bir kent kimliği daha önemlidir. İki önemli festival zaten markadır ve bunlar kent kimliğini temsil etmelidirler. Halbuki bu festivaller, özellikle de Altın Portakal Film Festivali Antalya kent kimliğini değil, İstanbul kent kimliğini temsil eder hale gelmiştir.” diye konuştu.
“Para harcayarak marka olamazsınız”
Oğuz Haşlakoğlu ise Antalya’nın tarihsel ve turistik özelliklerinin kültürel bağlamda nasıl ve ne üzerine konumlandırılacağı konusunu değerlendirirken, kentin tanıtımı konusunda “marka” kavramını ele aldı. Kentin toplumsallaşmasına, Antalya Kent Müzesi Projesi’nin ne tür katkılar sunacağına değinen Haşlakoğlu, “Antalya’nın kentleşme sürecine etkinlik kazandırması açısından kent müzesi girişimi oldukça önemli bir işlevi yerine getirecek. Dolayısıyla da Antalya’nın kent kimliğine ve kültürel tanıtımına kent müzesinin çok özel bir katkısı olacağı açıktır” dedi.
Antalya’nın bir marka olmasının anlamına değinen Haşlakoğlu, her şeyden önce, Antalya’yı bir ürün olarak ele almak, özelliklerini tespitle rakipleri ile olan farklarını karşılaştırmak gerektiğini söyledi. Haşlakoğlu, “Markalaşmanın temeli bir kimliğe sahip olmaktır. Marka değeri ürün özelliklerinden oluşturulamaz. Markayı sadece ekonomik anlamda gündeme getirmek yanlış olur. Para harcayarak marka olamazsınız” şeklinde konuştu.
Akdeniz Üniversitesi İİBF Üyesi Görevlisi Yard. Dç. Dr. Necati İyikan’ın ilk edebi eseri yayınlandı.
Necati İyikan’ın bu ilk kitabında on beş öykü bulunmaktadır. Öykülerin yaklaşık yarısında gündemimizde bir şekilde yerini koruyan; ama pek de gönül gözü ile bakmadığımız Almanya’daki Türklerin yaşamlarından kesitler sunulmakta. Öyküler, iki kültür arasında ortaya çıkan gerilimlere ve güçlüklere değinilmektedir.
Öykülerinde sevgiyi, merhameti, şefkati vurgulayan İyikan, geçmişle günümüz arasında gidip gelen yaşamları işlemektedir.
44. Altın Portakal Film Festivali kapsamında bu yıl ikincisi gerçekleştirilen, iletişim fakülteleri öğrencilerine yönelik “Yarının Sinemacıları Projesi”nde senarist ve yönetmen Jacques Deshamps 22-25 Ekim tarihleri arasında öğrencilerle senaryo yazım teknikleri konusunda dört gün süreyle atölye çalışması gerçekleştirdi.
Fransız sinema sektöründen ve senarist yönetmen ilişkisinden bize biraz bahseder misiniz?

Fransa’da çok film üretiliyor. Film sanayisinin çok güçlendiği bir ülke. Koca bir film, senaryo üzerine kuruluyor ama Fransa’da senaristler pek tanınmıyor. Sanki meslekler içinde senaristliğe pek önem verilmiyor. Fransız sineması auteur (otör) sinema üzerine kurulu. Yönetmen kraldır ve işi baştan sona o yürütür.
Senarist yönetmen ilişkisine gelince, bence bu ikisinin arasındaki diyalog çok önemli. Senarist iyi anlatabilmeli ki, yönetmen onu hayalinde iyi canlandırabilsin. Daha yazı aşamasında durumların imgelerin ne olduğu ortaya çıkar. Seslerin yansıttığı atmosferdir önemli olan. Bu da zaten işin en zor kısmıdır. Yönetmenlerin çoğunun kalemleri kuvvetli değildir ama zaten bu da bir sinema tekniğidir, edebiyat yapıtı değil. Bir senaryoyu diğer yazım türlerinden farklı kılan da budur. Evinde kitap okuyan değil, karanlık bir odada film izleyen birini düşünerek yazılır senaryo.
Festivaldeki filmleri takip ediyor musunuz, hiç Türk filmi izlediniz mi?
İki gün önce geldim. Türk filmlerini görmeyi kesinlikle istiyorum. Dünkü filmlere gitmeyi istedim ancak vaktim olmadı. Ama kesinlikle göreceğim, hatta birkaç tane seçtim katalogdan.
Daha önce Türk filmi izlediniz mi, Türk sinemasıyla Fransız sinemasını karşılaştırır mısınız?
İklimler, Beyza’nın Kadınları ve Beynelmilel ‘i izledim. Bir kaç tane daha var izlediğim. Çok ilginç, güzel ve yaratıcı. Hikaye anlamında ve anlatımda hep yeni şeyler denenmesi güzel. Nuri Bilge Ceylan’dan çok etkilendim. Zamanı ve mekanı iyi değerlendiren biri olduğunu düşünüyorum. Andrey Tarkovski’yi çok beğenirim onunla bir takım ortak yanları olduğunu düşünüyorum. İyi sinemacılar, iyi yönetmenler öldüğü zaman çok üzülüyorum ama başka yönetmenlerde onlardan parçalar bulduğum zaman hoşuma gidiyor. Farklı insanlar olsalar da yazı anlamında ve mekanla ilgili çok güzel şeyler olduğunu düşünüyorum.
Gördüğünüz Türk filmleriyle Fransız filmleri arasında bir benzerlik var mı, dikkatinizi çeken?
Tabii ki bir kültür farkı var. Dışarıdan pek fazla bakamıyorum çünkü bizi şaşırtan filmler hep var. Harem Suare’de İtalyan sinemasını hatırlatan şeyler var gerçi yönetmeni İtalya’da yaşıyor. Beyza’nın Kadınları filminde de hatırlatan şeyler var özellikle estetik açıdan. Fransa’da bir kaç insanla ortak arayışlar içerisinde olduklarını fark ettim. Fransız sinemasının da bir takım kusurları olduğunu görüyorum. Klasik zamanlamayı takip eden senaryolar yazılıyor Fransa’da ve bunun kurbanı oluyor Fransız sineması. Entrikalar, genç kadın yaşlı adam gibi klasikler var. Her zaman için bir orta sinema var, gişe getiren sinemalarla ve otör sinemasıyla yani kendi tarzlarını ve kendi yazımlarını savunan yönetmenler arasında. Tüm dünyada böyle.
Altın Portakal Film Festivali Fransa’da biliniyor mu? Festivalin Türkiye’nin tanıtımına katkısı nedir?
Bence gittikçe daha çok tanınacak bir festival bu. Fransa’da yılda 150 festival düzenlenir. Fransızlar “Festival var.” fikrine alışkınlar. Uluslararası festivaller konusunda Fransa’da çok kendini beğenmiş bir tavır var. Mesela Fransızlar için dünyanın en önemli festivali Cannes’dır. Toronto film festivali var çok önemli bir festival ama farkında bile değiller. Fransa’daki insanları bu konuda örnek almak çok doğru olmayabilir. Bu festival tabiî ki dünyada tanınacak ama Fransızlar zaten dünyadan bihaber. Türk Sineması bir gelişme içinde olduğu için buna bağlı olarak bu festival de gelişecek.
İyi bir senaryo nasıl olmalı?
Beni şaşırtan, etkileyen, atmosferi içine alan senaryolara güzel diyebilirim. Kural yok benim için. Okuduğumuz senaryo bir roman, bir toplanmış hikayeler olmamalı. Bizi doğrudan bir görüntüye göndermesi lazım. Bu bir deneme değil, edebi bir şey de değil. Ses ve görsel elemanları bana verecek beni heyecanlandıracak, bilgilendirecek ve bunu okuduktan sonra beni düşündürecek bir senaryo olmalı. Bana bir şey hissettiren ve beni düşündüren filmleri seviyorum. Filmi izledikten sonra bir şey öğrenmiş, yaşamış ve hissetmiş olmalıyım. Film bittikten sonra aynı kişi olmamalıyım. Senaryo böyle bir efekt yapmalı ve onun böyle bir etkisi olmalı.
Dünyaca ünlü pek çok oyuncu ve yönetmenin Altın Portakal Film Festivali’ne katılması, ulusal film festivali, Avrasya Uluslararası Film Festivali ve Uluslararası Avrasya Film Market olmak üzere 3 büyük etkinliğin bir arada yapılması festivale ilgiyi daha da artırdı.
Biz de Türkiye’nin tanıtımına ve turizmine katkısı olduğunu düşündüğümüz Altın Portakal Film Festivali’yle ilgili görüşleri bilginize sunduk.
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes TÜREL
Kültürel, sanatsal ve sportif etkinlikler bir şehrin tanıtımı için önemli rol oynar. Dolayısıyla, sadece film festivali değil, piyano festivali, şiir sempozyumu, Dünya Basketbol Şampiyonası gibi etkinliklerle Antalya’nın marka değerine katkıda bulunmaya çalışıyoruz.
TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil
Kültür ve sanat olayları bir ülkenin uluslararası tanıtım mekanizmalarıdır. Başka bir şeyle tanıtıma karşı değilim. Gerçek tanıtım bir ülkenin kültür ve sanatıyla olur. Bu festival, normal bir film festivali olmaktan öte, bir tanıtım projesidir. Bu konuda bir numaralı projedir. Çünkü dünyanın her ülkesinden gelen saygın sanatçılar daha sonra kendi ülkelerinde Türkiye’nin elçisi olmaktadırlar. Buradan çok güzel anılarla ayrıldıkları için ve Türk insanını, kültürünü yakından tanıdıkları için kendi ülkelerinde anlatıyorlar. Bundan daha güzel bir tanıtım olamaz.
Türkiye Tanıtma Vakfı (TÜTAV) Başkanı Kemal Baytaş
Ülke tanıtımında en etkili yöntem kültür tanıtımıdır. Kültür tanıtımı geniş kapsamlı unsurları ihtiva eder. Bu öğeler arasında müzik, film gibi güzel sanatlar ve folklorik değerler önemli bir yer alır. Bu değerler, yayınlar, medyalar, konferanslar ve göste- riler gibi tanıtım araçları ile değerlendirilir.
Festivaller de bu araçlardan birisidir. Türkiye’de birçok festival düzenleniyor. Ama bunlar nitelik olarak dış tanıtıma cevap vermekten uzak kalıyor. Ülke tanıtımı açısından festivallerin dışa yönelik olması esastır. Ama bunda da festivalin öz olarak belirli bir düzeyde organize edilmesi, dış tanıtıma etki yapacak şekilde biçimlenmesi gerekir.
Akdeniz Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. A. Akın Aksu
Hem ulusal hem de uluslararası talebi şehre yönlendirerek, Antalya ve Türkiye’nin tanıtımının sağlanması açısından önemli bir organizasyondur. Antalya’nın denizinin, kumunun ve güneşinin yanı sıra, kültürel yönlerinin de bilinmesine katkı sağlıyor. Turizmi yönlendiren ve büyük ölçekte çalışan tur operatörlerinin programda yer alması ayrıca turizm sektöründeki paydaşların da bu organizasyona sahip çıkmasıyla, gerek ekonomik, gerekse siyasal ve kültürel anlamda daha fazla katkı sağlanacağı gerçektir.
Oyuncu Zafer Algöz
Bu tür festivaller sanat, kültür ve Türkiye’nin tanıtımı açısından çok önemli. Altın Portakal Film Festivali eskiden daha yereldi. Artık dünya çapında ünlü yönetmen ve oyuncular Türkiye’ye geliyor. O insanların ülkemize gelmesi, tüm dünya ajanslarında bir şekilde festivalin ve Türkiye’nin adının geçmesini sağlıyor. Özellikle Antalya gibi bereketli bir kentin tanıtımı açısından önemli, çünkü turizm açısından on ayı dolu geçen başka bir kent bulmak çok zor. Antalya ve Türkiye için önemli bir organizasyon.
TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) Başkanı Başaran Ulusoy
Ülkeler kültürleriyle bilinir, tanınır ve görülür. Festivaller ülkelerin geleceğini ve sanatını anlatır. Altın Portakal Film Festivali ve benzer festivaller Atatürk’ün kurduğu çağdaş Türkiye’nin durumunu, ülkemize ve tüm dünyaya tanıtmaktadır. Bu nedenle emek veren herkese teşekkürlerimi sunarım.
Yönetmen Handan İpekçi
Festivalin, Türkiye’nin tanıtımına çok büyük katkısının olacağına inanıyorum. Özellikle uluslararası olmasının katkısı büyüktür.
Oyuncu Serra Yılmaz
Sanatla ilgili her şeyin tanıtıma katkısı iyidir. Sanat dışında herhangi bir tanıtıma zaten inanmıyorum. Altın Portakal Film Festivali yeni oturmaya başlayan bir festival ama yine de katıldığım birçok festivalden iyi organize edildiğini ve işlediğini düşünüyorum. En azından insanlara buluşma duygusunu veriyor. Birlikte bir şey yapma, eğlenme, seyretme duygusunu veren bir festival olması benim çok hoşuma gidiyor. Yurtdışında bilinirliği fazla değil. Ama giderek bilinecek.
GencoErkal: ‘Bazı genç oyunculara çok üzülüyorum. Çünkü onları tiyatro sahnesinde görmek istiyorum. Hepsi tiyatro eğitimi almış oyuncular. Tiyatro sahnesinde parlayacaklarına inanıyorum. Dizilerde harcanmalarına, daha ilk adımlarını ticari işlerde atmalarına üzülüyorum.”
44. Antalya Altın Portakal Film Festivali, uzun metrajlı film yarışması jüri başkanı Genco Erkal, festivalin Türkiye’nin tanıtımına katkısını, sinemanın ve tiyatronun bugünkü durumunu ve genç oyuncuların gelişimini değerlendirdi.
Altın Portakal Film Festivali’nin, en eski ve en geleneksel festival olduğunu söyleyen Erkal, festivalin Türk sinemasının gelişimine çok büyük katkısı olduğunu belirtti. Erkal, “Bu işler biliyorsunuz yavaş yavaş oluyor. Bir kültür alışverişidir. Bizim filmlerimiz dışarıya gidiyor, onların filmleri buraya geliyor ve yavaş yavaş bir takım şeyler oluşmaya başlıyor. Belki bugünden yarına sonuçlar tam olarak alınamaz. Ama uzun vadede, Antalya Film Festivali’nin özellikle son yıllarda uluslararası alana sıçramasının ileriki yıllarda çok iyi sonuçlar vereceğine inanıyorum. Avrasya Film Festival’inin de aynı şekilde. Biliyorsunuz her şeyden önce bu işler bir pazarlama işidir. Sinema o kadar pahalı bir iş ki. Onun seyircilere ulaşması lazım. Filmlerin kendilerini finanse etmeleri lazım. Bu yüzden festivaller her şeyden önce birer tanıtımdır. Hem ülkemizin tanıtımı hem sinemamızın tanıtımı açısından Antalya’nın, önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Bunca yıldır hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiş, iyi kötü zamanları ile Türk sinemasının gelişiminde önemli yeri olmuştur Antalya’nın” dedi.
Ayrıca Erkal, özellikle son yıllarda sinemadaki gelişmelerden çok memnun olduğunu belirterek, iyi filmler yapıldığını ve Türk yönetmenlerin yurt dışında yapılan festivallerde ödül almalarından gurur duyduğunu ifade etti. Gerçek sanatçıların var olmasıyla iyi işlerin ortaya çıkabileceğini, her ne kadar ticari yanı olsa da sinemanın öncelikle sanat olduğunu belirtti. Yaratıcı sinema, yani yazar sinemasının Türkiye’de genç yönetmenler tarafından yapıldığını ileri sürerek, bu yönetmenlerin aynı zamanda yazar olduğuna değindi. Erkal; “Roman gibi bir filmi yazıp çıkarıyorlar. Bu yaratıcı sinema yönetmenlerine çok büyük saygım var. Zeki Demirkubuz’u, Nuri Bilge Ceylan’ı, Fatih Akın’ı örnek verebilirim. Mesela en son Zeki Demirkubuz’un bütün retrospektif gösterisi yapıldı Newyork’ ta Lincoln Centre gibi en önemli kültür merkezinde. Zeki Demirkubuz’un bütün filmleri gösterildi sırasıyla. Üzerine tartışmalar yapıldı. Bu çok önemli bir şey. Yani Amerika’da böyle bir şeyler yapılması bizim sinemamız adına çok güzel bir şey. Ve tek bu örnek de yok. ‘Yumurta’ var. Hemen hemen bütün festivallerde artık Türk sineması da var” şeklinde konuştu.
Bu yıl jüri başkanı olan Genco Erkal, yeni nesil oyuncuları da çok beğenerek izlediğini fakat tiyatro eğitimi alıp, dizilere daha fazla ilgi göstermelerine üzüldüğünü dile getirdi. Büyük çoğunluğunun tiyatro eğitimi aldığını, tiyatro sahnesinde daha fazla parlayacaklarına inandığını belirtti. Dizilerde kendilerini harcamalarına, ilk adımlarını ticari işlerde atmalarına üzüldüğünü kaydetti. Erkal,”Hayatlarını kazanmak için bunu yaptıklarını biliyorum. Dilerim sinema ve tiyatro sahnesine geçerler bir an önce. Daha çok uzun yıllar var önlerinde.” dedi.
Tiyatroların bugünkü durumunu da değerlendiren Erkal, sinemanın bir zamanlar yaşadığı, seks filmleri furyasının olduğu dönemde tabana vurma sorununu, şimdi tiyatroların yaşadığına dikkat çekti. “Sinema tabana vurdu. Yok oldu. Türk sineması tamamen yok oldu. Dibe vurunca bir şey yeniden var olabiliyor. Dibe vurduktan sonra tabii dönem değişti. 12 Eylül atlatıldı, yeniden demokrasiye geçildi. Bütün bunlar birbirine bağlı şeyler. Bir de sinema okulları çok önemli. O sinema okulları şimdi ürünlerini vermeye başladı. Daha evvel o sinema okullarından geçmiş insanlar piyasaya çıktı. Bunlar belki önce reklam filmleriyle, televizyonda yer aldılar. Ve yavaş yavaş oralarda yetişen gençler piştiler. Ekonomik gücü ellerine aldıkları zaman sinema filmlerini yapabilecek konuma geldiler. Birdenbire müthiş bir canlanma oldu. Ve tiyatroda da biraz böyle şeyler bekliyorum. Bakalım ne zaman gerçekleşecek beklediklerimiz.”
Türkiye İktisadi ve Ticari İlimler Talebeleri Staj Komitesi (AIESEC) Antalya, “Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım?” Projesi kapsamında kitap toplama kampanyası başlattı.
Türkiye İktisadi ve Ticari İlimler Talebeleri Staj Komitesi (AIESEC) Antalya, “Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım?” projesi kapsamında başlattığı kitap toplama kampanyasına tüm üniversite öğrencilerini çağırıyor.
“Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım?” isimli Sosyal Sorumluluk Projesi Başkanı ve AIESEC Yönetim Kurulu Üyesi Çağrı Coşkun, “Hedefimiz 500 bin kitap, bunun için bütün arkadaşlarımızın kitap yardımında bulunmasını istiyoruz” dedi.
Bu güne kadar bulunduğu birçok ilde yaptığı sosyal sorumluluk projeleriyle adını duyuran AIESEC, “Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım?” projesiyle de Antalya’daki ilköğretim öğrencilerine ve velilerine kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için kolları sıvadı. Aralık’ın 7’sine kadar 500 bin kitap toplamayı hedefleyen AIESEC, bunun için üniversite öğrencilerinden kampanyaya destek olmalarını istiyor.
Antalya’nın kırsal bölgelerindeki birçok öğrencinin okuma kitabının olmadığını belirten Coşkun, “Kırsal bölgelerde yaşayan çocukların okuma kitapları yok. Kitabı olanlara ise kitap okuma alışkanlığı diye bir şey kazandırılmamış. Bunun altındaki sebepler ise çocukların istedikleri kitapların olmaması ya da ailenin bu konuda eğitimsiz olması. Biz AIESEC olarak yürüttüğümüz bu proje ile çocuklara hem kitap sağlayacağız hem de onlara ve velilerine kitap okuma alışkanlığı hakkında eğitim vereceğiz. Bunun için, üniversitede bulunan bütün arkadaşlarımızı yürüttüğümüz bu projeye destek olmaya çağırıyoruz” şeklinde konuştu.
Coşkun, “Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım?” projesine destek olmak isteyenlerin, getirecekleri kitapları İİBF B Blok zemin katta bulunan AIESEC Ofisi’ne bırakabileceklerini söyledi.
Akdeniz Bölgesinde faaliyet gösteren yerel ve bölgesel yayıncı kuruluşlara yönelik eğitim semineri verildi. Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından düzenlenen seminer, 2-4 Kasım tarihleri arasında Side’de yapıldı.
Yoğun ilgi gören seminerde katılımcılara, Yayın İlkeleri ve İzleme Ölçütleri, “Yayıncılıkta teknik Yeterlilik, Dünyadaki RTÜK Benzeri Kuruluşlar ve Uygulamaları, Türk Dilinin Doğru, Güzel ve Kurallarına Uygun Kullanılması, Radyo ve Televizyon Yayın Hukuku ile Yayıncının Sorumluluğu konularında bilgi verildi. 2-4 Kasım tarihleri arasında yapılan seminerde, RTÜK Üyesi Avukat Mehmet Dadak yayın hukuku konusunda konuşma yaptı. Dadak, yakın zamanda çıkarılacak RTÜK yasasının eğitim seminerinden çıkan son değerlendirmeler ile şekilleneceği açıklamasında bulundu.
Seminerin ikinci günü Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği (RTGD) tarafından Uluslararası Radyo ve Televizyon Günleri kapsamında Başkanlığını Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Çelikcan’ın üstlendiği bir toplantı gerçekleştirildi.
Sayısal Yayıncılık, uydu, yerel ve bölgesel yayıncılık konularında konuşulmasının yanı sıra çeşitli bölgelerde yayın yapan Televizyon Kanal sahiplerinin RTÜK’ten istedikleri ile çıkarılacak yasanın her iki taraf için de iyi sonuçlar getirmesi dileklerinde bulundular.
Seminer sonunda Akdeniz Bölgesindeki yayıncı kuruluşların hepsinin bir arada bulunacağı birlik oluşturma fikri ortaya çıktı.
‘İzleyeceğimiz filmleri şeffaflık ilkesi doğrultusunda seçiyoruz. Dünyadaki hakim sinema endüstrisinin dışında kalan bağımsız filmleri tercih ediyoruz.’

Sinema onların hayatı. Tükettikleri kadar üretmeye de çalışıyorlar. Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü son sınıf öğrencisi ve aynı zamanda üniversite sinema kulübünün öğrenci başkanı olan Barış İzci, sinema topluluğunun amaçlarını ve yaptıkları çalışmaları anlattı. İzci, başkanlığın bir sembol olduğunu belirterek, çalışmalarını şeffaflık ilkesine dayanarak yaptıklarını söyledi. Bütün üyelerin aynı derecede söz sahibi olduğunu vurgulayan İzci, sinema topluluğunun en eski topluluklardan biri olduğunu, yaklaşık sekiz dokuz yılı aşkın bir süredir faaliyet gösterdiklerini sözlerine ekledi. Topluluğun, akademik başkanlığı görevini Akın Yıldız’ın yaptığını belirten İzci, “Akademik başkanımız Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Akın Yıldız. Size ilginç gelebilir ama kendisi sinema konusunda çok fazla bilgiye sahiptir. Kısa film festivallerinde jüri üyeliği yapmıştır. Aynı zamanda çok geniş bir film arşivi vardır. Hem film çekimi konusunda hem de sinemayı teorik anlamda öğrenmemiz için bize destek veriyor” dedi.
Topluluğunun birçok üyesinin sinema eğitimi almadığını belirten İzci, “İletişim Fakültesi’nde bu yıl Radyo- Sinema TV bölümü açıldı, Gülseren Şendur Atabek öncülüğünde. Yeni üyelerimizin çoğu İletişim Fakültesi öğrencilerinden. Çok ilgililer topluluğumuza karşı. Bu yüzden Gülseren Şendur Atabek’i kutluyoruz. Çünkü Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin ilgisiz olması bizi üzüyordu. İletişim Fakültesi öğrencileri sayesinde sayımız daha da arttı. Ve en önemlisi de gözümüz arkada kalmayacak, sinema kulübünü onlara teslim edeceğiz” şeklinde konuştu.
Etkinliklerini her hafta salı ve cuma günleri gerçekleştiren sinema topluluğu, salı günleri film gösterimi, cuma günleri ise sinemanın teorisi konusunda bilgilendiriyor üyelerini. Ve pratiğe yönelik olarak da atölye çalışmaları yapıyor. Filmlerini bağımsız Rus, İran, Uzak Doğu vb. sinemalarından seçiyorlar. Hollywood endüstrisinin dışında yer almaya çalıştıklarını söyleyen İzci, bağımsız Amerikan filmlerini de tercih ettiklerini vurguluyor. Ayrıca İzci, “Filmleri seçerken üyelerimizden, sinema topluluğunda görmek istedikleri bağımsız sinema örneklerinden üçer tane olmak üzere bir liste istiyoruz. Gönderilen liste içerisinde topluluk üyelerinin en çok istediği filmi yayınlıyoruz. Bu filmler de sinema topluluğunun gösterim ilkelerine uygunsa seçiliyor. Yani tepeden biri gelip bize bu filmleri seçin demiyor, kendimiz seçip gösterime koyuyoruz” dedi.
Genellikle yaptıkları söyleşilerden sonra oyuncuların ve yönetmenlerin deneyimlerini paylaşan sinema topluluğu, 20 Kasım’ da “Dondurmam Gaymak” film ekibini ağırladı. Filmin yönetmeni Yüksel Aksu, sinema hakkındaki görüşlerini, film çekim aşamasında yönetmen olarak yaşadıklarını ve film çekilirken nelerin yapılması gerektiğini öğrencilerle paylaştı.
İzci, “Öğrendiklerimiz doğrultusunda yılda en az bir kısa film çekiyoruz. Kısa filmlerin senaryolarını yazıyoruz ve daha sonra yazdığımız senaryoları pratiğe döküyoruz. Yaptığımız ona yakın kısa filmimiz var. Bu filmleri kısa film yarışmalarına gönderiyoruz. Mesela ODTÜ Kısa Film Şenliği’ne, Hisar Film Seçkisi’ne filmlerimizi gönderdik. Tuncay Gülcü’ nün bir filmi İstanbul Kısa Film Festivali’nde ödül aldı. Biz üretime de çok önem veriyoruz. Bu sene pratiğe yönelik daha fazla çalışmalar yapmak istiyoruz. Teoriğe çok fazla yönelince insanlar sıkılıyor. Yeni üyelerimize de öncelikle teorik bilgiler veriyoruz ve teoriyi eş zamanlı olarak pratikte gösteriyoruz. Örneğin; senaryo atölyesi yapıyoruz. Senaryomuzu kolektif bir şekilde yazıyoruz. Senaryo yazarken de senaryo hakkında tartışıyoruz. Yani teori ile pratik iç içe oluyor bu noktada” diye konuştu.
‘Altın Portakal Film Festivali Gayri Ciddi Bir Festivaldir’
Yıl içinde düzenli olmasa da fanzim çıkardıklarını dile getiren İzci, Altın Portakal Film Festivali ile ilgili de fanzim çıkaracaklarını söyledi. Ayrıca festivalin değerlendirmesini yapan İzci, festival hakkında şunlara değindi: “Altın Portakal Film Festivali Türkiye’nin en ciddi görünen ancak en gayri ciddi festivalidir. Birinci nedeni; festivalin Antalya’nın festivali olmasından çıkıp dünyadaki belirli elit kesimin ağırlandığı, körler ve sağırlar birbirlerini ağırlar muhabbetine döndüğü bir yapı içerisine girmesindendir. İşte galalarda siyah giyinme zorunluluğu gibi saçma sapan şeylerin olması… Ama daha da önemlisi halktan kopuk bir festival olması.
Dünyada ve Türkiye’de gelir olarak belirli bir seviyenin üstünde olan yani biz buna terminolojik olarak burjuvalar diyebiliriz. Sanat yaptığını iddia eden burjuvaların, birbirlerini ağırladığı bir ortamdır bu festival. Özellikle Avrasya Film Festivali’nden sonra bu şekilde oldu. Film fiyatları 10 YTL idi galaların. Gündüz seansları 3 YTL idi. Bu çok komik bir şey. Siz festivalinize halkın gelmesini istiyorsanız ki halk çalışan bir kitledir ve mesai saatleri içerisinde nasıl gelsin filmleri izlemeye. Öğrencilerin dersleri var o saatte. Yani bu kitle akşam gelmesi gereken bir kitle. Ve bu insanlar nasıl 10 YTL versin filmlere. İnanıyorum ki bunlar tasarlanarak yapılmıştır. Ve aynı zamanda asgari ücretin 450 YTL olduğu bir ülkede bir insanın genel tüketim portföyünün içerisinde 10 YTL sinema biletinin olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bence bu gayri vicdani bir yöntem. İkinci neden ise bu elit kesim, süslü salonlarda birbirlerini ağırlarken Altın Portakal, halka yayılma adına şehrin dışında Kepez’de veya diğer kenar mahallelerde Latif Doğan konserleri düzenledi. Saçma sapan filmler gösterildi. Yani hiçbir sanatsal ve ciddiye alınacak içeriği ve değeri olmayan filmleri halka “işte biz bunları sunuyoruz” diye bilgi ve donanım vermek yerine aslında pür cehaleti pompalıyorlar. Zengine Fatih Akın, fakire Latif Doğan sunuluyor. Ücretsiz konser vermek ve festivalle yani sinema ile özdeşleştiremeyeceğimiz kişileri halka sunmak bence halka hakarettir. Bunu Latif Doğan’ı küçümsemek için söylemiyorum yanlış anlaşılmasın” diyerek İzci, sözlerine devam etti. Cehalet, endüstri tarafından sunulabilir. Çünkü endüstrinin kar güdüsüyle yaptığı bir şeydir bu. Ancak belediyelerin, sinema kurumlarının, vakıflarının böyle bir lüksü yoktur. Bizler yani gerçek sinema sevenler olarak halka, öğrencilere sinemayı sevdirmek istiyoruz. Sinema bilinci yaymak için uğraşıyoruz. Filmler gösteriyoruz her hafta. Domino taşlarını üst üste diziyoruz. Ancak belediye ve TÜRSAK gelip elleriyle deviriyorlar. Eğer 44. kez yapılabiliyorsa bu festival, halkın sahip çıkmasından dolayıdır” dedi.
Jüri her zaman doğru kararlar vermiyor
Jürilerle ilgili görüşlerini sorduğumuz İzci, jürilerin kararlarının her zaman doğru olmadığına dikkat çekti. Özellikle de ön jürilerin. Sinemadan anlamayan insanlar tarafından ön jürilerin oluşturulduğunu ileri süren İzci, filmlerde verilen mesajların birilerinin çarkına çomak sokması yüzünden filmlerin elendiğini iddia ediyor. “Mesela topluluğumuzun eski başkanının bir kısa filmi vardı. ‘Transpilantasyon’ organ naklini anlatan çok iyi bir filmdi. Altın Portakal’a gönderdik ama ön jüri tarafından elendi bu yıl. Ama çok ilginç bir şey söyleyeyim. Biz bundan 3 sene önce futbol merakı diye bir film çektik. Rezil bir filmdi. Kendi yapımımız ama gerçekten rezildi. Senaryo güzeldi ama çekim kötüydü. Ve film yarışmaya alındı.”
Ulusal uzun metraj film jürisinin çok iyi oluşturulduğunu söyleyerek, Cem Yılmaz dışında jürideki tüm isimlerin sinemanın duayenleri olduğunu belirtti.
44.Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yıl da tartışmalarla gündeme geldi. Filminin ön jüri tarafından yarışmaya seçilmediğini öğrenen Ümit Ünal, festivali ağır bir dille eleştirerek bundan sonra festivale katılmayacağını söyledi. Ünal, ön jürideki isimlerin gizli tutulmasını da sözde objektiflik olarak yorumladı. Ünal’ın bu sözler,i ön jürinin gizli tutulması konusunda bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Filmlerin ön jüri tarafından seçilmesini ve bu jürinin gizli tutulmasını kimileri doğru bulurken kimileri de buna tepki gösterdi. Filmi ön jüri elemesinden geçemeyen ve kimler tarafından elendiğini bilmediği için tepki göstererek, bu tartışmayı gündeme getiren Ümit Ünal’ın haklılık payı var mıydı? Ön jüriyi oluşturan kişiler açıklanmalı mı yoksa gizli mi tutulmalı? Bu soruyu ünlü film yönetmenlerine ve oyunculara yönelttik ve hepsinden farklı cevaplar aldık. İşte onlardan bazıları:
Alkor: ‘Ön jürinin gizli tutulmasının sebebi açıklanmalı’
Türk sinemasının ünlü isimlerinden Selda Alkor, ön jürinin gizli tutulmasının ya da açıklanmasının bir mahzuru olmadığını ama gizli tutulmasının sebebinin açıklanması gerektiğini kaydetti. Alkor, “Mühim olan o. Belli kişiler tarafından yahut bunun gizli olmasını isteyen kişiler tarafından neden gizli olduğu, neden açıklanmadığı belirtilmelidir. Herhangi bir spekülasyondan korktukları için mi gizli tutuyorlar bilmiyorum.” dedi.
Aslantuğ: ‘Festivaldeki her şey şeffaf olmalı’
Türk sinemasının tanınmış yüzlerinden Mehmet Aslantuğ, Türkiye’nin en iyi film festivali olan Altın Portakal’da yapılan her şeyin şeffaf olması ve akıllarda soru işareti bırakmaması gerektiğini ifade etti.
Aslantuğ, “Gizlilik, devletin kurumlarında, çok haksız tartışmaların, toplantıların olduğu yerde bile nahoşken, bir film festivaline ön elemeyle seçim yapıp, festivale film gönderen ekibin saklı tutulması doğru değil” şeklinde konuştu.
Kıraç: ‘Tüm dünyada böyle’
Güven Kıraç ise şeffaf olunması halinde durumun içinden çıkılmaz bir hal alacağını söyledi. Kıraç, bütün dünyadaki film festivallerinde bu aşamanın bu şekilde olduğunu kaydederek, “Hatta bazen uluslararası büyük festivallerde bir kişi ön jüri görevini görüyor. O kişiye bir bedel ödeniyor ve o da festivallere gidip film seçiyor. Bir ön eleme yapıyor, sonra da onun seçtiği filmler yarışıyor. Yani burada bir sorun yok.” diyerek yarışma için doğru olanın da bu olduğunu kaydetti.
Sayman: ‘Festival bittikten sonra açıklanmalı’
Janjan filminin yönetmeni Aydın Sayman ise film festivali sona erdiğinde bu jürinin açıklanması gerektiğini dile getirdi. Sayman, başlangıçta gizli tutulmasını anlayışla karşıladığını ama sonrasında anons edilmesinin hiçbir mahzuru olmayacağını ifade etti.
Ön jüriyi işi bilen yetkili insanların oluşturduğunu tahmin ettiğini söyleyen Sayman, “Bir haksızlık yapıldığını düşünmüyorum açıkçası. Hepimiz bu durumla eşit olarak karşı karşıyayız. Ancak katılan filmlerin yönetmenleri, ‘Değerlendirmeden sonra jüri açıklanabilir’ diye bunu dile getirebilirler. Bizim festivallerimiz her açıdan mükemmel olamıyorlar. Kendimize özgü yaşadığımız problemlerimiz oluyor. Bence gelecek yıl böyle olmamalı.” diyerek gelecek yıllarda bu jürinin açıklanmasını istedi.
Demirkubuz: ‘Ünal haklı, ama tepkisindeki üslup yanlış’
Altın Portakal Uzun Metrajlı Film Yarışması Jüri Üyesi Zeki Demirkubuz, Ümit Ünal’ın tepkisinde haklı olduğunu ama tepkisini dile getirirken kullandığı üslubun ona yakışmadığını dile getirdi.
Sinema sektöründe birçok haksızlığın yaşandığını ifade eden Demirkubuz, kendisinin de çok fazla haksızlığa maruz kaldığını belirtti. Demirkubuz, “Mesela bazı ünlü yönetmenlerin filmi izlenmeden alınır, seçilir. Türkiye’de de durum böyle. Herkes kafasına göre bir şeyler söyler. Haklı da olabilir haksız da yani. Ama ben pek bu konulardan haberdar olmuyorum. Ve bu tartışma ahlakını da beğenmiyorum açıkçası. Bir fikrin, hakkın, hukukun hele bu biçimde tartışılmasına hiçbir zaman katılmadım. Ben de çok haksızlığa uğradım. Ama bu şekilde bir tartışma ortamı yaratmadım. O yüzden bu üslup bana göre değil. Önemli olan inandırıcı bir şeyler yapmak, yoksa gerisi palavra oluyor” dedi.
Akdeniz Üniversitesi Senatosu, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde alınan ‘Sözde Ermeni Soykırımı’na ilişkin tasarının kabul edilmesini kınadı.
Senatonun yazılı açıklamasında, “Türk ulusunun tarihin hiçbir döneminde soykırımcı bir anlayışının olmadığı belirtildi. Açıklamada, “Bu kararı alan komitenin ülkesi, başta Irak olmak üzere dünyanın pek çok coğrafyasında çeşitli bahanelerle süslenmiş ve üstü örtülmüş soykırımlara önderlik etmektedir” denildi.
Senato, tarihsel olayları gerçek belgelere dayalı olarak değerlendiren tüm bilim adamlarının ve kurumlarının, sözde soykırımı tanımadığını hatırlattı.
Açıklamada, iç politika kaygılarından kaynaklanan anlayış karşısında hükümetin, Irak’ı kana bulayan ABD'ye bu ülkede sağlanan lojistik desteğe son verecek önlemler alması gerektiği kaydedildi.
Akdeniz Üniversitesi'ne Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan beldesinde 9,5 dönüm arazi tahsis edildi.
Maliye Bakanlığı, Akdeniz Üniversitesi'ne Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan beldesinde 9,5 dönüm arazi tahsis etti. Yıllarca denizle buluşmayı arzulayan üniversite, araziye Su Ürünleri Fakültesi, Su Sporları ve Su Altı Araştırma Kulüplerinin eğitim ve uygulama yapacağı merkez kuracak. Üniversite ayrıca Su Ürünleri Fakültesi tarafından araştırma amaçlı kullanılacak 27 metre uzunluğunda bir araştırma teknesi de aldı.
Yıllardır yerel yönetimlerden yer tahsisi isteyen Akdeniz Üniversitesi’nin bu isteği Adrasan Belediyesi’nin girişimleri sayesinde çözüme kavuştu. Tahsis edelin hazine arazisinde, deniz ve su ürünleri konusunda çok ciddi projeler hazırlayacaklarını, burada su sporları ile su altı araştırma eğitim ve uygulama merkezleri kuracaklarını aktaran Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın, “Antalya'nın altı yüz kırk kilometre sahili var. Ancak üniversitemiz bu sahile açılamadı. Su ile temas edemedi. Türkiye’nin diğer illerde bulunan üniversitelerinin Antalya sahillerinde yerleri var. Bu tahsis sayesinde Akdeniz Üniversitesi de Akdeniz’le buluşuyor” dedi.
Beldelerinin gelişmesi için üniversitenin yapacağı yatırımı önemsediklerini belirten Adrasan Belediyesi Başkanı Yalçın Akkulak ise, “Adrasan, su sporları için çok uygun bir bölge. Üniversitenin yapacağı çalışmanın Adrasan'ın ekonomik ve sosyal hayatına katkısı olacak. Beldemizin markalaşması sağlanacak.” şeklinde konuştu.
Akaydın, ‘Üniversitelerin görevi; hümanist liderler yetiştirmektir’.
Akdeniz Üniversitesi (A.Ü.) Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın, laik, sözde değil; özde hümanist liderler yetiştirmenin, tüm eğitim öğretim kurumlarına ama en başta üniversitelere düşen bir görev olduğunu belirtti.
A.Ü. 2007–2008 akademik yılı A.Ü. Rektörü Mustafa Akaydın, öğretim üyeleri ve öğrencilerin, kampüste bulunan Atatürk Anıtı'na çelenk sunmaları, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’yla başladı. Ardından, Atatürk Konferans Salonu’nda düzenlenen törende Rektör Akaydın, 21. yüzyılda insanlığın en büyük ihtiyacının sürdürülebilir gelişmeyi sağlayacak, insan haklarına saygılı ve barışı egemen kılacak liderlerin yetiştirilmesi olduğunu söyledi. Akaydın, “ Sözde değil, özde hümanist liderler yetiştirmek tüm eğitim kurumlarından önce üniversitelerin görevi” dedi.
Anayasa değişikliğiyle ilgili tartışmalara da dikkat çeken Akaydın, “Anayasalar toplumun malı olup sadece bir siyasi partinin kimliğini taşıyamazlar, doğal olarak da tartışılır, eleştirilirler. Bunu yapma hakkı da herkesten çok üniversitelere aittir ve gereği yapılmıştır” şeklinde konuştu.
Diplomalı işsizler artacak
Rektör Mustafa Akaydın, Türkiye'de üniversite sayısının 115’e ulaştığını ama bu üniversitelerin çoğunda kaliteli eğitim sunacak profesörlerin olmadığını belirtti.
Akaydın, yatırımlarına kaynak ayrılmayan bu üniversitelerden yetişen öğrencilerin de diplomalı işsizler ordusuna katılacağını savundu.
Okullaşma oranında Avrupa’dan çok geride kalındığını da belirten Akaydın, Türkiye’de okul öncesi okullaşma oranının yüzde 15, ortaöğretimde yüzde 60, örgün yüksek öğrenimde de yüzde 20’ler seviyesinde olduğunu kaydetti.
Akaydın, OECD ülkeleri değerlendirmelerinde Türkiye’nin okuduğunu anlama, matematik ve fen bilimleri becerilerinde son sıralarda yer aldığını ifade etti.
A.Ü'nün, toplumsal sorumluluğunun gereklerini yerine getirmeye azimle devam edeceğini belirten Akaydın, sözlerini şöyle tamamladı:
“Atatürk milliyetçiliği ve Cumhuriyet devrimlerinden taviz vermeyeceğimizi, buna karşıt bir görüşe her zaman tavır alacağımızı özellikle vurgulamak istiyorum. Ülkümüz çağdaş bir Cumhuriyeti sonuna kadar savunmaktır. Bu konuda hep birlikte işimizi iyi yaptığımızı sanıyorum. Görevimizin siyaset yapmak değil, topluma ışık tutmak olduğunu düşünüyorum.”
Cumhurbaşkanı Gül’ün mesajı
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Akdeniz Üniversitesinin 2007–2008 akademik yılı açılış törenini mesaj göndererek, kutladı.
Cumhurbaşkanı Gül, gönderdiği mesajda:
“Türkiye'nin çağdaş, demokratik ülke haline gelmesi, gelişen dünyadaki konumunun güçlenmesi, halkımızın refah seviyesi ve mutluluğunun artması, uygarlığın imkânlarından herkesin yararlanması temel hedefimizdir. Üniversitelerimiz ve çağdaş bilgi ile donanan gençlerimiz bu konudaki en büyük güvencemizdir. Üniversitelerimizde, bilimin gücüne inanan, bilgiye ulaşabilen ve onu kullanabilen, bilimsel düşünceye, farklı görüşlere, demokrasiye, insan haklarına saygılı, milletimizin değerlerine gönülden bağlı bireyler olarak yetişen nitelikli kuşaklar, ülkemizin gücüne güç katmaktadır.
Üniversitelerimizin, bilimsel bilgi üretiminde dünyanın diğer üniversiteleriyle yarışabilmelerini mümkün kılacak daha özgür bir yapıya kavuşturulmaları, bu kurumlarımızın hizmetlerini sorunlar içinde boğulmadan, toplumla bütünleşerek devam ettirmeleri konusunda devletimiz kararlılık içindedir. Yüklendikleri görevleri layıkıyla yerine getirmeleri ve ülkemizin geleceğine hizmet eden sorumlu ve duyarlı çalışmaları nedeniyle tüm üniversitelerimize teşekkürlerimi sunuyorum.”
Açılış dersi Süreyya Ciliv’den
Akdeniz Üniversitesi yeni akademik yılı açılış dersini Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv verdi. Ciliv, dersinde “Teknogi- rişimcilik” konusunu işledi.
Microsoft’un 20 yaşındaki Bill Gates, Google’ın 23 yaşındaki Larry Page ve Sergey Brin adlı iki doktora öğrencisinin, YouTube’un de yine 20’li yaşlarının başındaki Steve Chen ve Chad Hurley tarafından kurulduğunu hatırlatan Ciliv, “gençlere, gelişme potansiyeli yüksek, sevdikleri işlere odaklanma ve bu konuda sürekli öğrenme tavsiyesinde bulundu.
Türkiye’nin, Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip olduğuna dikkati çeken Ciliv, gençlerin, belirledikleri hedefe hızla yol almaları için teknolojiyi kullanmaları gerektiğini ifade etti.
‘Türkiye yine geciktirildi’
Ciliv, “3. nesil iletişimi Türkiye'ye getirmek için çok sevdalandık. Bu teknoloji, dünyadaki bütün gelişmiş ülke- lerde ve AB ülkelerinde kullanılıyor. Bazı sebepler yüzünden Türkiye yine geciktirildi. Bu teknolojinin Türkiye'ye gelmesine ihaleyi kazanmamıza rağmen izin verilmedi, ihale iptal edildi” dedi.
Dünyadaki cep telefonu kullanıcı sayısının da hızla arttığını belirten Ciliv, “Dünyada 3 milyar 25 milyon olan cep telefonu kullanıcısı sayısı 2010’da 4 milyara ulaşacak” dedi. Cep telefonlarının kamera, oyun, bilgisayar, banka kartı olarak kullanılabildiğine dikkati çeken Ciliv, dünyada en çok kameranın cep telefonlarında olduğunu söyledi.
Baz istasyonları tehlikeli değil
Bir gazetecinin “baz istasyonlarına gösterilen tepkilerle ilgili” sorusu üzerine Ciliv, dünyadaki 3 milyar 25 milyon cep telefonu kullanıcısının çoğunun gelişmiş ülkelerin vatandaşları olduğunu dile getirdi. Bugüne kadar herhangi bir sağlık sorunu çıkmadığını belirten Ciliv, baz istasyonlarının bu konuda kendini ispatladığını belirterek, “Dedikodulara inanmamak lazım” diye konuştu.
Akdeniz Üniversitesi son zamanlarda artan terör olaylarına tepkisini protestolarla dile getirdi. Dumlupınar Yerleşkesi ve meslek yüksek okullarında şehitler için yürüyüş düzenlendi.

Dumlupınar Yerleşkesi
Akdeniz Üniveristesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, Hakkari Dağlıca bölgesinde şehit düşen on iki askeri anarak son zamanlarda artan terör olaylarını kınadı. Yaklaşık altı bin öğrenci ellerinde Türk bayrakları ve pankartlarla yemekhane önünden yürüyerek üniversite tören alnına toplandı. Yağmur altında yapılan saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından konuşma yapan Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Meral Öztoprak, terörün dünya için bir karanlık tehdit olduğunu belirterek, şunları söyledi:
“Onunla baş etmek, tüm ulusumuzun birliği ve dünyanın sağduyulu desteğiyle mümkündür. Akdeniz Üniversitesi Senatosu olarak terörü kınıyor, yurttaşlık görevini yerine getirmenin bedelini şehit olarak ödeyen acı kayıplarımızın ailelerine ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyoruz.” dedi.
Öğrenciler yapılan konuşmaların ardından teröre lanet okuyarak “Şehitler ölmez, vatan bölünmez; kahrolsun PKK; bu vatan bizimdir, bizim kalacak; hepimiz Mehmetçiğiz” şeklinde sloganlar attı.
Manavgat Meslek Yüksek Okulu
Cumhuriyet meydanından başlayarak sloganlar eşliğinde Manavgat caddelerinde devam eden mitinge öğrencilerin yanı sıra müdür yardımcıları ve öğretim görevlileri de ellerinde Türk Bayraklarıyla katıldı.
Okul Müdürü Prof.Dr. Ali Erdoğan, “Artık sözün bittiği yerdeyiz. Ulu Önder Atatürk'ün dediği gibi, ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.’ Türk ulusunun şanlı tarihinden nasibini almamış bir avuç eşkıyanın yaptığı bu menfur saldırı milletimizin birliğini, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü asla bozamayacaktır. Manavgat Meslek Yüksek Okulu öğrenci ve öğretim üyeleri olarak Türk ulusuna ve Türk Ordusuna yapılan bu insanlık dışı saldırıları şiddetle kınıyor, şehitlerimize rahmet, şehit ailelerine ve ulusumuza başsağlığı diliyoruz” diye konuştu.
Korkuteli Meslek Yüksek Okulu
Terör örgütü PKK’ya duyulan öfke, Akdeniz Üniversitesi Korkuteli Meslek Yüksek Okulu’nda da devam etti. Öğrenciler son zamanlarda artan terör olaylarını kınayarak, terörü lanetledi. Yoğun yağmur nedeniyle protesto okul kantininde yapıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından Korkuteli Meslek Yüksek Okulu Müdürü Doç.Dr. Orhan Özçatalbaş, son dönemlerde terör olaylarının artması sonucu kaybedilen vatan evlatlarının üzüntüsünü üniversite camiası olarak paylaştıklarını ve bu yüzden öğrencilerle birlikte terörü lanetlediklerini belirtti. Özçatalbaş, “Terör olaylarındaki sorumlular yalnızca olayı fiilen gerçekleştiren kanlı terör örgütü değil. Bunun arkasında politik hesaplar var. Terörle baş etmek tüm ulusumuzun birliği ve dünyanın sağduyulu desteği ile mümkün” dedi. Öğrenciler teröre tepkilerini “Şehitler ölmez, vatan bölünmez; Ne mutlu Türküm diyene” sloganları eşliğinde dile getirdi.
‘Ulusal bütünlük her şeyden önce gelir’
Akdeniz Üniversitesi Senatosu üniversite web sitesinde yaptığı yazılı açıklamada, politik hesaplardan dolayı ulusal bütünlüğün tehlikeye atılmaması gerektiğine dikkat çekti.
Senato yazılı açıklamasında; “Terör olaylarının artması sonucu kaybettiğimiz genç evlatlarımızın acısını yüreğimizde duyuyoruz. Sorumlunun yalnızca olayı fiilen gerçekleştiren kanlı terör örgütü olduğunu düşünmüyoruz. Yaşanan olaylara politik hesaplardan dolayı sessiz ve seyirci kalınması kabul edilmez. Ulusal bütünlüğün tüm hesapların üstünde olması gerekir. Bu bilinç göz ardı edildiği taktirde bu elim olaylara cür’et edenlerin cesaretini daha çok artırır.”
Açıklamanın devamında terörün tüm dünya için karanlık bir tehdit olduğu ifade edildi. Terörle baş edebilmenin ulusumuzun birliği ve dünyanın sağduyulu desteğiyle mümkün olacağı dile getirildi.
Senato açıklamasının sonunda, terörü kınayarak, yurttaşlık görevini yerine getirmenin bedelini şehit olarak ödeyen askerlerin ailelerine başsağlığı diledi.
Şehit cenazesine binlerce kişi
katıldı
Hakkari Dağlıca bölgesinde şehit düşen, Antalyalı Piyade Uzman Çavuş Mustafa Uysal, binlerce kişinin katılımıyla son yolculuğuna uğurlandı. Şehit düşen uzman çavuşun cenazesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden konvoy eşliğinde köyüne getirildi. Şehidin cenazesine Antalya merkez ve çevre illerden yaklaşık kırk bin kişi katıldı. Törene yoğun katılım nedeniyle yollarda uzun araç kuyrukları oluştu. Şehidi uğurlamaya gelen vatandaşlar: “Hepimiz Mehmetçiğiz; vatan sana canım feda; şehitler ölmez, vatan bölünmez” şeklinde sloganlar attı.
Cenaze töreninde konuşan İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Abdullah Aşık, “Yapılan bu saldırılar hiçbir zaman Türk askerini yıldıramayacak. Bu meslektaşımız 21 Ekim gecesi Irak’ın kuzeyinden sızan PKK terör örgütü üyeleri tarafından yapılan hain saldırı sonucu, on bir arkadaşıyla kanının son damlasına kadar mücadele ettikten sonra, ettiği yemine sadık kalarak şehit düştü” şeklinde konuştu.
Törenin ardından şehidin naaşı dualar ve gözyaşlarıyla defnedildi.
Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Türkiye’nin 10 Kasım 1938’den beri hiç iyi yönetilmediğini savunarak, haçlı zihniyetine taviz verildiğini ileri sürdü.
Köy Enstitülerinin kapatılmasını, Türkçe ezanların kaldırılmasını kışkırtıcı unsurlar olarak nitelendiren Akaydın, “Tekke ve tarikatların özendirilmesi, gereksiz imam hatip okullarının açılarak Tevhid-i Tedrisatın fiilen kaldırılması, aşiretlerin hala devam etmesi milli duyguları törpülemiyor mu?” diye konuştu.
Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü tarafından düzenlenen “Siyasi Partilerin Milliyetçilik Anlayışı” konulu açık oturum, Atatürk Konferans Salonu'nda yapıldı. Açık oturuma konuşmacı olarak CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek katıldı.
Açık oturumun açılış konuşmasını yapan Üniversite Rektörü Akaydın, erzak ve kömür torbalarına, Ramazan çadırlarına mahkum bir sadaka toplumu olarak gördüğü Türkiye'nin ulusal onur toplumu olamayacağını ileri sürdü.
Bu arada, açık oturumu izlemeye gelenler arasında
Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş da vardı. Açık oturumun başkanlığını Akdeniz Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Çetin Yetkin yaptı. Yetkin, MHP, SP, CHP ve İP temsilcilerinin katıldığı açık oturuma Ak Parti ve DTP'nin gelmemesini açıkladı. Ak Parti'yi çağırmalarına rağmen kimsenin gelmediğini belirten Yetkin, DTP’nin de bir cumhuriyet kurumuna giremeyeceğini söyledi.
Kart, “Ak Parti petrol yüklü topraklarımızı pazarlıyor”
Oturumda ilk konuşma hakkını alan CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, partisinin kuruluşundan bugüne geliş sürecini anlattı. Sık sık iktidar partisini eleştiren konuşmasında, ulusal çıkarların korunamadığını ileri süren Kart, “Bir siyasi iktidar Hatay’dan başlayıp Şırnak ve Mardin’e kadarki arazide mayınlı arazileri temizledikten sonra o arazileri topraksız halkın kullanımına vermek yerine kapalı kapılar ardından ihale yapmak suretiyle ABD kaynaklı firmalara 49 yıllığına kiralamanın yasal sürecini başlatıyor. Petrol yüklü topraklarımızı pazarlıyorsa, o yönetim anlayışının ulusal çıkarları koruduğundan hiç kimse söz edemez” dedi.
Kazan, "Sadet Partisi Atatürk milliyetçiliğini benimsemiştir”
Adalet eski Bakanı ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, Saadet Partisi olarak Atatürk milliyetçiliğini benimsediklerini ifade etti.
Milliyetçiliğin ırkçılık ve bölücülük anlamına gelmediğine dikkat çeken Kazan, “Atatürk'ün milliyetçiliğinde ırkçılık yoktur. 1982 Anayasası'nda da belirtilen husus aşağı yukarı bu istikamettedir. Atatürk'ün milliyetçiliğinde bölücülük yoktur” diye konuştu.
ABD'nin büyük devlet olmayı hedeflediğini belirten Kazan, “ABD de inancı gereği, kendisine hedef olarak belirlemiş ve vaat edilmiş toprakları elde etmeyi hedefliyor. Vaat edilmiş toprak Nil Nehri ile Fırat arasında kalan yerdir. Burada büyük İsrail devleti kurulacak. ABD hiçbir zaman stratejik müttefikimiz olamaz, olması da mümkün değildir. Çünkü ABD bizim Lozan ile çizilmiş sınırlarımızı kabul etmemiştir. Bugün Lozan ile çizilen sınırlarımızı kabul etmeyen dünyadaki tek ülke ABD'dir. Bizim sınırlarımızı kabul etmeyen bir devlet nasıl bizim stratejik müttefikimiz olur? Ama ne yazık ki ABD ile yatıp kalkmak dönemi başlamıştır” şeklinde konuştu.
Şandır, “Türk Milleti olarak bağımsızlığımızın savaşını vermeliyiz”
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır da küresel güçlerin özgürlük ve demokrasi getirecekleri bahanesiyle Irak’ta kan akıttığını, bu topraklarda Büyük Orta Doğu Projesi'ni geliştirdiğini söyledi.
Şandır, “Siyasi iktidar olarak öncelikle bağımsızlığımızın kavgasını vermemiz lazım. Çünkü millet, devlet olmazsa olmaz, devlet milletin örgütüdür. Egemenliğin ve bağımsızlığın kaynağı, sembolü devlettir. Türkiye, Avrupa Birliği ve küresel işbirliği adı altında kendi egemenliğini AB'ye emanet ederse, stratejik ortaklık adı altında kararını ABD’ye bırakırsa, küreselleşen dünyada yeni yüzyılın başında Türkiye olarak, Türk Milleti olarak ayaklar altında kalırız” dedi.
Perinçek, “PKK meclise girdi”
Sınır ötesinde avlanmaya çalışılan PKK'nın meclise girdiğini ileri süren İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise partisinin milliyetçilik anlayışının Türk devriminin milliyetçilik anlayışına dayalı olduğunu söyledi. 1945'lerden sonraki süreçte Türkiye’nin kanunlarında değişiklik olduğunu belirten Perinçek, çiftçinin kendi tarlasında pancar, tütün ekemez hale getirildiğini savundu. Bu kararların uyum yasaları adı altında Türkiye Cumhuriyeti Kanunu haline getirildiğini öne süren Perinçek, şöyle konuştu:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi, dışarıdan gelen kanunlara el kaldıran, el indiren bir jimnastik salonuna dönüşmüştür. Bu Türk milliyetçiliğinin, Türk devrimciliğinin çöküşüdür, iflasıdır. Türkiye, Avrupa kapısına bağlanmıştır, Türkiye'nin kanunları Brüksel’den Washington’dan gelmektedir.”
Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olmasına karşı çıkan Perinçek, AB’ye girilmesi halinde Türk Milleti'nin bağımsızlık ve egemenliğinin ayaklar altına alınacağını öne sürdü.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı da eleştiren Perinçek, “Başbakan Erdoğan’ın ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi'nin görevlisi” olduğunu öne sürdü. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olmasına karşı çıkarak şöyle konuştu:
“AB’ye şerefli bir giriş yoktur, bütün girişler şerefsizdir”
Yarının sinemacıları 44. Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan filmleri değerlendirdi.
“Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir.”
44.Altın Portakal Film Festivalinde geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da kısa film kategorisindeki jüri üyeleri, kısa filmle aslında çok da bağdaşmayan kişiler(Yönetmen Semir Aslanyürek'in başkanlığında, Ebru Ceylan, Cansel Elçin, Balçiçek Pamir ve Danny Lennon). Tabii ki jüri seçiminde, Türsak’ın Altın Portakal Film Festivali’ni magazinel boyuta taşıma ve sanattan koparma isteği de etkili.
Her şeyden önce şunu sormak gerekir; “jürideki isimler kısa film mantığından ve estetiğinden ne kadar haberdarlar?” Bu sorunun cevabını bulmak bu kadar zorken hiç ödül alamaz dediğiniz bir filmin ödül alması pek de şaşırtıcı olmuyor. 44. Altın Portakal Kısa Metrajlı Film ödülüne, Serhat Koca’nın “Hoş Geldin Bebek” adlı filmi layık görüldü. Ne kadar layık olduğu tartışma konusu… Bu tür filmlerin ödüllendirilişi, bizim hala Yeşilçam normlarından sıyrılamayışımızın bir göstergesi. Kısa film, “popcorn” kültüre entegre değildir. Her şeyden önce kısa film, uzun filmin kısası değildir ve kendi içinde çok daha farklı bir anlatı yapısına sahiptir. “Hoş Geldin Bebek” son derece klişe öğelerle beslenmeye çalışmış bir zemindedir. Kısa filmi özelleştiren belki de en önemli detay özgünlük iken, ödüllü bir filmin bu vasfa sahip olmayışı da üzücü.
Festivalde toplam 17 kısa film yarıştı. Seçilen bu 17 filmin sadece 7’si, ortalama kısa film mantına uymaktadır. Bu 7 film içerisinde yer almayan ‘Kimsenin Evcili’ ve ‘Koyun Peşinde’ neredeyse video-art niteliğinde. Geriye kalan 8 film, tamamen klasik anlatı yapısıyla kurulmuş ve bolca dram eklenmiştir. Kısa metrajlı film yönetmeni Tan Tolga Demirci de bu sene festivalde filmi yarışan yönetmenler arasındaydı ve diyebilirim ki ödülü gerçek anlamda hak eden tek filmin yönetmeniydi. Tan Tolga Demirci; festivale katıldığı filmi “Felix und Scorpion”la Karl Marx’ın tamamlanmamış olan tek edebi eseri Felix und Scorpion üzerinden hareket etmiştir. Yine sürrealist bir tablo çizerek… Filmi, kısa bir süre sonra www.benimsinemalarım.com.tr adresinden izleyebilirsiniz. Bir üniversite öğrencisi olarak, kapitalizm eleştirisini sürreal çizgilerle böylesine hassas dengelerle kotarabilmiş bir filmi hepimizin görmesi gerektiği kanaatindeyim. Bana göre kaçırılmaması gereken filmler Felix und Scorpion (Tan Tolga Demirci), Omega Tilki (Melisa Önel), Kırmızı Mont (Deniz Buga), Pulpa (Ayşe Ünal) Yoldaki Kedi (Can Kılıcıoğlu).
Avrasya Film Festivali
Tuya’nın Evliliği
‘Dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor filmde.’
Film 2007 Berlin Film Festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Filmin yönetmeni Quanan Wang. Sanayi Devriminin başlaması insanoğlunu doğadan koparmaya başlamıştır. Gelişen teknolojiye babalık yapan erkekler ise dünyayı eskisine oranla daha fazla ataerkil bir düzene sokmuştur. 1940’larda elektriğin kullanımının yaygınlaşmasıyla doğadan daha fazla kopan ataerkil dünya, ‘ana’ hitabını verdikleri ve dişilleştirdikleri doğaya daha sert davranmaya başlamıştır. Filmin öyküsünde bu bilgi karşımıza kuruyan su kaynağı ile çıkıyor. Değişen iklim şartları yüzünden susuzluğa mahkûm kalan Tuya’nın bu durumu; ‘ekofeminizm’ açısından bakıldığında erkek baskısının dolaylı yoldan anlatılması bakımından iyi bir çağrışım modeli. Dişil olan ‘Doğa Ana’ ya hor davranan eril ‘Teknoloji’nin metaforik uzantısı bizim karşımıza; doğanın içinde yaşayan ve dişil olan ‘Tuya’ ile değişen iklim şartlarından dolayı eril olan ‘susuzluk’ imgelimi olarak çıkıyor. Tuya’nın ‘kadın’ olarak yaşadığı ‘erkek’ baskısı ise; susuzluktan dolayı yaşadığı, doğadan kopup şehre göçme zorunluluğudur.
Bater’in sakatlığı Tuya ile onları cinsel anlamda bir değiş-tokuşa zorlamıştır. Steplerin zor şartları Tuya’yı erkekleştirdikçe; evde çocuklara bakmak zorunda olan Bater’i de feminenleştirir. Kadınlığını unutan Tuya, gelen taliplerinin, ona sahip olma istekleri ile cinselliğini yeniden kazansa da, ona bu ‘iye’lik hali nasıl bir ‘öteki’ kimliği kazandırdığını göstermiştir. Bu açıdanincelendiğinde ise dünya kadınlarının ‘ataerkil’ yapı içerisinde erkeğin karşısındaki ‘öteki’ kimliğinin, Moğol steplerinde de aynı olduğu gerçeği karşımıza çıkar.
Film bariz bir şekilde Feminizm propagandası yapmıyor. Filmin sonunda Tuya kocasının bakımını üstlenen iyi bir eş bulsa da buna sevinmiyor. Yaptığı evliliğin ona savaşçı özelliğini kaybettirdiğini biliyor. Ve ilk kez ağlıyor. Böylelikle yönetmen de Tuya üzerinden ‘kadın’a bakış açısını ayaklarını yere basarak söylüyor.
Bandonun Ziyareti
Film, ele aldığı konu ve işlediği tema itibariyle dünya düzeninde yaşanan toplumsal sorunları irdelemeyi amaçlamıştır.
Film, günümüzde halen kanların döküldüğü, barışın sağlanamadığı Ortadoğu’da yaşanan Arap ve İsrail çekişmesini, nedenleri ve sonuçlarından öte yüzeysel sebeplere dayanan bir kaos ortamı olarak göstermektedir. Müziğin evrenselliğinin kullanılması, Ortadoğu’da yaşanan olaylara karşı yerinde bir imge oluşturmaktadır. Müzik, insanlar ve toplumlar üzerinde her zaman için barışı simgelemiştir, her ne kadar geçmişte savaşın başladığının habercisi olarak müzik unsurları kullanılsa da. Yönetmen, müzik dilini kullanarak iki toplum arasındaki anlaşmazlığı gidermeye çalışmıştır. Ortak ve anlaşılabilir bir dil olarak kullanıldığı için ana temanın iskeletini oluşturmaktadır müzik. Filmin en dikkat çekici metaforu, orkestranın ikinci adamının, restorana ilk geldikleri zaman kapının önünde herkesin suskun ve gergin olduğu bir anda klarnetini çalmaya başlaması ve İsrailli olan diğer karakterin bir anda ona kulak kesilmesiyle gülümsemesi ve ortamın yumuşamasıdır. Müziğin barışçıl yanının kullanılmak istendiğinin en belirgin kanıtı bu sekanstır. Yönetmenin, kendi ideolojik görüşünü film içinde yansıttığı sekans olarak, Dina’nın Tevfik’ten Arapça konuşmasını istemesi, Arapça’yı şiirsel ve melodik bulması, yan anlamda ise Araplara karşı duyduğu sempatiyi şiirsel bir akıcılığa benzetmesi müzik ile birleştirmesi ve onları sahiplenmesi gösterilebilir.
Shelter
Anna, Mara ve Anis adlı kahramanlarımızın ilişkisi feminist bir yaklaşımla değerlendirilmek istendiğinde de karşımıza ilginç doneler çıkaran bir hikaye sunar. Bilinen ve yaşanan dünya erkek dünyasıdır. Halbuki bizim filmde hakim taraf kadındır ve her ne kadar çocuk sayılabilecek yaşta da olsa yardıma muhtaç olan erkek, yani Anis’tir. Anis kadınların dünyasındadır. Anna’nın annesinin şirketin patronu rolünde olması da bu anlamda tesadüfle açıklanmayacak bir örnektir. Film bize bir yandan sınıf, ırk ne olursa olsun bazen önemli olamayabilir gibi bir durum sunuyorken gelişen olaylarla birlikte aslında bir nevi insan psikolojisine ve yaşadıklarıyla uğrayabileceği değişime işaret eder. Birbirimize ortak endişelerimizden ötürü ne kadar yakınlaşsak da aslında yine kendimizden ötürü yalnızız der bu dünyada…
Ulusal uzun metraj filmleri
‘İyi Seneler Londra’
Cannes Film Festivalinden ödülsüz dönen film burada da ödüle layık görülmedi. Bir üçleme olarak tasarlanan ‘İyi Seneler Londra’, yılbaşından önce Londra’ya konsere giden ünlü bir şarkıcının, arkadaşı tarafından emanet edilen bebeğinin ölmesiyle gelişen olayları anlatıyor. Birçok sahnede, gerek oyunculukta, gerekse kamera kullanımında teatral yapının abartısı göze çarpıyor. Filmin karakterlerinin, filmin sonunda ölmesi ya da bayılması (bütün oyuncuların yerde yatıyor oluşu) ve filmin öyle bitiyor olması, hikâyede boşlukların olduğunu görerek, bitmemişlik duygusuna kapılmanıza neden oluyor.
‘Saklı Yüzler’
Filmde zamansal anlamdaki atlamalar, kronolojik gitmeyen kurgu tekniği ile geniş bir zamana yayılmış öyküyü ustaca önümüze koyuyor. Filmin içindeki sahnelerin, bir parça filmin başında verilmesi, bu yılki filmlerde bir akım haline gelmiş neredeyse. Filmin konu olarak ele aldığı namus cinayetlerini belki bir duyarlılık göstermek için incelemiş, belki de bazı ‘ülke gerçekleri’ni bu yolla tekrar dile getirmek istemiş. Ancak şu var ki, Amca olan Ali’nin, Zühre’yi tekrar bulup öldürme isteği saplantıdan, hatta ‘töre uğruna’ olmaktan çıkmış, hastalıklı bir arzu haline gelmiş. Böyle olunca bu da töre denilen olgunun varlığını öykü içinde yadsıyıp, Ali’nin kişisel ve kişilik problemi olarak ortaya konmuş. Ayrıca filmin sonuna doğru Zühre’yi kurtarmaya gelişlerinin olduğu sahne; ‘acaba yetişecek mi, yetişmeyecek mi?’ dedirten kurgusu, filmi başarısızlığa ittiği gibi, gişe kaygısını da ifşa ediyor.